Türkiye, içerisinde Anadoluyu, Trakyayı hatta Kafkasları barındıran, medeniyetlerin ve tarihin buluştuğu muazzam bir coğrafya. Bu coğrafyanın insanları tarafından sık sık sanat eserlerinde yer bulabilmiş ve hem zamanın hem de toplumun aynası olabilmiş bir memleket.


Türkiye tarihinin önde gelen yazarları tarafından ele alınan roman eserleri, neredeyse 81 ilin tümünde yer bulabilmiş ve o memleketi bizlere anlatmış. İşte bu durumla ilgili Türkiye Roman Haritası adı verilen bir sitede oldukça güzel bir paylaşım yapılmış.



Hemen hemen her ilin, kendisiyle özdeşleşmiş bir romanı bulunmakta. Bu romanları okuduğumuzda hem o dönemin insanlarını görmekteyiz hem de bugünler ile kıyaslama yapabilmekteyiz. Yaşadığınız şehirde yada memleketinizde geçen romanlara bakmak isterseniz aşağıdaki listeye göz atabilirsiniz.




(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

ADANA

Bereketli Topraklar Üzerinde

Orhan Kemal, 1954

Kul acımaz bunlara, Allah acımaz. Allah’ın unuttuğu insanlardır bunlar! Peygamberler kitaplar dolusu sabır, tevekkül, kanaat getirmişlerdir bunlara. Hiçbir işe yaramıyan, hiçbir işe yaramıyacak olan sabır, tevekkül, kanaat! (…) Değdiği yeri köz gibi yakan güneş tam tepededir. Irgat adı altındaki birtakım insanlar değil, paçavra yığınları beklemekten usanır. Birden deli bir sağanak… Ortalık sel sele gider. Ardından güneş. Tırnağına kadar sırılsıklam paçavra yığınlarından dumanlar tütmeğe başlar. Peygamberler kitaplar dolusu sabır getirmiştir Allah adına!
Yağmurda ıslana, güneşte tüte kururlar. Torbalardaki tandır, yufka dürümleri tükenip çarşı ekmeğine verilecek son kuruşlar da suyunu çektikten sonra, aç çocukların feryadı göğe yükselir. [Önemli değildir. Peygamberler Allah adına sabır getirmişlerdir ya, hiç önemli değildir aç çocukların göklere yükselen feryadı. Ölseler bile ne? Öte dünya vardır, birer kuş gibi uçacaklardır Cennet-i ala’ya. Everest Yayınları, 2014, s. 178
Hakkında:  Ve bu bereketli topraklar üzerindeki emekçiler, kendi küçük ve dar dünyalarında bir başlarına çırpınıp durmaktadırlar. Toprak reformunu yapamamış, sanayileşmesini gerçekleştirememiş azgelişmiş bir ülkede, Türkiye’de, köylü-işçilerin kahırlı hayatlarını yansıtır Orhan Kemal. Roman, belirli bir tarihsel anı unutulmayacak bir ustalıkla tespit ettiği için, tarihi ve sosyal gerçekliği, ele aldığı insanları gerçeğe uygun olarak gösterdiği için güçlü ve kalıcı. Orhan Kemal’in en güçlü romanı, bence. Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı, İş Bankası Kültür Yayınları, 2007, s. 302.

AFYON

Alinin Biri

Fahri Erdinç, 1958

Nerde yatar Mehmetçik? Burda mı? Hayır, Mehmetçik kırda yatar. Mapusta yatar… Türk gibi kuvvetli, aslan gibi müthiş mi Mehmet? Evet, toprağından eloğlunu kovan her millet gibi kuvvetli, dişisini koruyan her mahluk gibi aslan Mehmet… Kahramandır, alamıyacağı kale yoktur Mehmedin değil mi? Elbette! Sen ona yalnız iki tayın ver ve gösteriver alınacak kaleyi! Ama umudu esir bulunsun o kalede Mehmedin. Mehmet ölürse de umut ölmez. Ne ettiyse umudu etmiştir zaten ona. Asker doğduğundan değil, insan doğduğundan. İnsan doğar da asker ölür Mehmet. Dirisi gazi, ölüsü şehit. Sonra Mehmeti nutuklara geçirenler yaşayıverirler onun yerine. Bir taş dikerler de tepenin üzerine, burada yatıyor derler, kalbimizde yatıyor derler. Mehmet taşın altında yatar. Yüreciği taş kesilmiştir, amma o yüreğin içinde yine umudu yatar. Umudu da ne ki? Ne olsun. Artık en nikayet tüfek çatılacak, desinler. Bu dolaklar, bu kanlı ruba, bu kabalak atılacak desinler. Mehmet nice yıllar çözmediği dolakları çıkarsın. Kuş olup uçsun köye, o viran haneye varsın. Viran olsun ama, bacasından duman eksik olmasın. Aşına bir daha felek ağu katmasın. Yarı ömrü geçmesin gurbet elde, yarı ömür mapuslarda yatmasın. Yordam Yayınları, 2007, s. 32.
Hakkında: Alinin Biri romanında Fahri Erdinç, Türkiye tarihinden bir kesit sunuyor. Bu kesitin sunuluşunda, Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla kurulan ülkenin tarihsel gelişimi içindeki bir gerçeklik, emekçi köylünün toprak özlemi öne çıkıyor. Alinin Biri, bu doğrultuda verilen, köylü için bağımsızlığın toprak, özgürlüğün de işlediği toprağa sahip olmakla başlayacağını vurgulayan bir mücadelenin romanı… Cumhuriyet Kitap Eki, 20 Aralık 2007, s.27.

AĞRI

Mahmudo ile Hazel

Ömer Polat, 1973

Yaz boyu didinip duran Saragöl insanı, güz gelince doğaya teslim olur: Güze kadar dirliğini toplayamayan yandı demektir. Yanıp kavruldu demektir. Ölmez. Ölmekten beter yaşar. Güz yağmurlarının dalından amansız kış bastırır. O zaman bir mahpusluk çöker Saragölün üstüne. Tam yedi ay. Dile kolay. Umut tezeğe kalır. Saragöl insanı hayvanıyla kapanır içeri. İnsan – tezek, hayvan – saman. İşte budur Saragöl. Kış biter, bahar gelir. Bahara tezek de biter, saman da. İnsanla hayvansa tükenmez, azalır. Yaza binlerce ağıt, binlerce acıyla girerler. Umutsuz, yılgın. Başlar hayın toprakla delice bir uğraşı. O eker, toprak vermez. Yağmur gider bilinmeyen yerlere. Murat. Hayın Murat, vefasız Murat. Akar gider Saragöl ovasından. Yanına, yöresine damlasını kaptırmaz. Yeminlidir yüzyıllardan bu yana. Yar Yayınları,1973, s. 27.
Hakkında: Ömer Polat’ın çaresiz eşkıyası Mahmudo (…) Doğunun yoksunluğu içinde ekmek uğruna yoldan çıkmış, askerlik onuruna ilk suçu işlemiş, ama çevresinin geleneksel inançlarına konu olmaktan kurtulamamıştır. Ne çevresindeki toplum varlıklıdır, ne içindei doğa yardımda insaflı. Bir kutsalı da yoktur Mahmudo’nun: Ne yıllanmış bir kin ve öç kavgası, ne hak çekişmesi, ne ülkü ve inanç, ne topluma düşmanlık ve hınç. (…) Yalnızlığın ve çaresizliğin düğümünde gittikçe yozlaşacak bir kurtuluş ve kaçış kavgası, askerdeyken edindiği kravatı takarak kazanacağını umduğu bir kişilik özentisi, özlemini yıllar çektiği eşini yanından ayırmama sevgisi. İşte böyledir Doğu’nun Mahmudo’su… Rauf Mutluay, Cumhuriyet, 14 Mart 1974, s. 6. 

ANKARA

Ankara

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1934

Doğrusu, bazen, başımıza çö­ken milli felaketi takdis edeceğim geliyor. Eğer böyle bir fela­kete uğramamış olsaydık, ben, şimdi, nerede ve ne idim? ls­tanbul’un herhangi bir mahallesinde, bu evin içinde, herhangi bir genç adam ki, gündelik hayatın kaygıları ve istikbale ait kısır tasavvurlar içinde bocalayıp durur. Halbuki, şimdi, burada, vatanın birtakım yeni şeyler kaynayan göbeğinde, bütün bir milletin ıstırabıyla yaşıyan ve bu ıstırabın içinde peşin bir bahtiyarım. Her sabah, uyanınca -inanır mısınız­ Ankara’da bulunmanın şerefini duyarım. Burada, her sabah, benimle beraber bir millet uyanıyor ve kendisini selamete götürecek olan kahramanın, başı ucunda, gülümseyerek dur­duğunu görüyor. İlk defa olarak, ömrümde ilk defa olarak, burada, kendi etimden, kendi kanımdan, kendi cevherimden bir cemaat içinde yaşadığımı hissediyorum. Haydi canım, bu­rayı Göksu’ya benzetrnek bir küfürdür. Burası: 1921’de An­kara’nın yanı başında akan bir dere kenarıdır. 1921 Ankarası. Hanımefendi, dört beş yıl sonra, bu basit cümle, size Kitab-ı Mukaddes’ten bir satır gibi gelecek, ve buna karışmış olmak size, hayatınızın yegane manası gibi görünecek.Genç adamın sesi, perde perde yükseliyordu. Selma Hanım’ın yanında oturan hanımlar hayretle kulak kabartmaya başladılar. Konuşan da bunun farkına vardı. Sesini yavaşlattı:
“Ankara; yalnız bu değil,” dedi. “Ankara, bizim için emsalsiz bir “energi” mektebi olmuştur. Sarp, yalçın ve çetin Ankara, içinde her rahattan mahrum olduğumuz, içinde zahmet, meşakkat çektigimiz Ankara, bize sabrı, tahammülü ve inkişafımıza engel bütün zıt kuvvetlerle geceli gündüzlü çarpışmayı öğretiyor, sert bir örs gibi irademizi durmaksızın dövüyor, Nietzsche’nin dediği gibi burada “muttasıl kahramanca ve tehlikeyle yaşıyoruz”. Bundan güzel hayat olur mu? Dünyanın hangi noktası buradan daha enteresandır? İletişim Yayınları, 2009, s. 81.
Hakkında: Otuz yıl önce yazdığım bu romanı, üçüncü baskıya vermek üzere gözden geçirirken bir düş görüyor gibi oldum ve bana öyle geldi ki, burada hikâye ettiğim devri bir somnambül hali içinde geçip gitmişim. Fakat bu halim çok sürmüyor; uyanıyorum ve kendimi toparlayarak etrafıma bakıyorum, o devirden bu yana ne kalmış diye! Kitabın birinci bölümünde belirtmeye çalıştığım Milli Mücadele ruhundan hemen hiçbir iz bulamıyorum! Ya son bölümde hayalini kurduğum Türkiye’nin gerçekleşmesine doğru bir gelişme olmuş mudur? Ben, o zamanlar, bir gün gelip öleceğini aklımdan bile geçirmeğim Atatürk’ün öncülüğü ve rehberliğiyle bu ideal Türkiye’ye yirmi üç yıl içinde varacağımızı umuyordum! Şimdi o yirmi yıl üstünden bir yirmi yıl daha geçmiş bulunuyor! Fakat biz, sosyal, kültürel ve ekonomik devrim şartları bakımından hala romanımın ikinci bölümünde verdiğim ve karikatürünü yapığım Ankara’nın içinde tepinip durmaktayız! Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, İletişim Yayınları, İstanbul, 2009, s. 9.

ANTALYA

Karabibik

Nabizâde Nâzım, 1889

Güneş ufk-ı şarkîyi teşkil eden tarafta, güya denizden çıkıyormuş gibi Bahr-i Sefid’in donuk, durgun sathından doğru yükselmekte idi. Temre ovası gecenin ayazı içinde uyuşmuş çilenmiş kalmış iken güneşin henüz mail ve zayıf olarak intişar eden şuaatının tesiratı sayesinde ısınmaya başlamıştı. Arkada Mira silsile-i cibalinin sekiz yüz metre rakımı bile tecavüz eden sivri, çıplak tepeleri kar ile mestur bulunmakta idi. Mevsim şubat iptidaları olup Karabibik’ten evvel davranmış olanların tarlalarında yarım karış kadar yemyeşil ekinler baş kaldırmış idi. Kasbar Matbaası, Asır Kütüphanesi Romanlarından, 1307, s. 6
Hakkında: Karabibik, realizmin bütün koşulları göz önünde bulundurularak yazılmış olup, Türk edebiyatında bu akımın başarılı ilk örneğidir. Yazar, kitabının önsözünde şöyle der: “Hakikiyun mesleğinde (realistlerin yolunca) yazılmış roman mütalaa etmemiş iseniz işte size bir tane ben takdim edeyim.” Yazar, eserini “roman” diye sunmakta ise de, 35-40 sayfalık bir eserin roman değil, ancak uzun hikaye sayılması gerekir. Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman, Kapı Yayınları, 2016, s. 128.

AYDIN

Bir Karış Toprak

Samim Kocagöz, 1964

Toprak sözü yörük içinde çok eskidir. Sen, dünyada bile yoktun. Bu iş üstüne destanlar söylenmiş, türküler yakılmıştır. Ben, cahil bir kadınım. Emme ırahmetli babandan çok, pek çok iş öğrendim. Baban gelmiş geçmiş yörüklerin en okumuş, en aklıerik kişisiydi. Nur içinde yatsın; onu Koca Yörük Ali Ağam bile, benim vezirim diye, koyacak, oturtacak yer bulamazdı. İşte bu baban, ta Çukurova’dan Aydın’a dek bütün yörük milletinin padişah buyruğuyla olsun, kendi gönüllerinin rızası ile olsun, nasıl topraklanıp yerleştiklerini, sonra da nasıl dikiş tutturamayıp yozduklarını hep bilirdi. Hele hele bir sözü vardı ki aklımdan çıkmaz. Ali Ağamızın da aklında çıkmamış olacak ki, şu namussuz İbram’a karşı bu yüzden direndi. Irahmetli baban derdi ki: ‘Osmanlı toprağı, Osmanlı padişahının malıdır. Ancak Osmanlı ağasının işlemesine izin verir. Bu toprağın bir karışında Osmanlı köylüsünün hakkı yoktur. Köylü, ağa izin verirse sürer toprağı…Yörüklere gelince, ne padişahı ne de ağası, onları adamdan saymaz. Sözün kısası, Osmanlı köylüsünün, Türkmen Yörüğünün, Anadolu toprağında sözü geçmez. Bunu böyle kafana koy oğlum; ayağını ona göre denk al. Benden söylemesi… Rahmetli babandan duyduğumu sana deyiverdim. Yasa böyle kurulmuş. Ataç Kitabevi Yayınları, 1964, s. 106.
Hakkında: ‘Ey Koca Hasan, bana şu Söke ovasının Yörük Timarı Hikayesini anlat’ dedim. Sordu: ‘Eski hikayesini mi, yoksa yeni hikeyesini mi?’ Anlattı… anlattı… anlattı… (…) Ben de bu hikayenin eskisini, Cumhuriyet’ten önceki yıllarda olup biteninin [BİR KARIŞ TOPRAK] adı altında yazdım. (…) Ey Söke ovasının toz toprağı içinde, yol üstünde yatan Koca Yörük Hasan!.. Bu hikayeler senindir… Senden aldım, yine sana armağan ediyorum. Elimden bu kadarı geliyor, bağışla! Samim Kocagöz, Bir Karış Toprak, Ataç Kitabevi Yayınları, 1964, s. 2

BALIKESİR

Kuyucaklı Yusuf

Sabahattin Ali, 1937

Edremit, üç tarafını saran Çamtepe, İbramcaköy ve Tavşanbayırı isimli üç yamaca yaslanan büyükçe, şirince bir kasabaydı.İki küçük dere, kasabanın içinden ve kaldırımlı sokakların ortasından gelerek Aşağıçarşı dedikleri yerde birleşiyor, sonra biraz ilerde kasabayı yalayıp geçen Büyükçay’a kavuşuyordu. Tepelerden birine çıkıp bakıldığı zaman, görülen manzara ender bir şeydi:
Damların yosun tutan ve kararan kiremitlerini nihayetsiz dut, erik ve iri yapraklı incir ağaçlan örtmeye çalışıyor, derelerin kenarını beyazımtırak yapraklarıyla uzun kavaklar, bazı yerlerde kopan bir şerit halinde ve yalnız kenar mahallelerde takip ediyor; bunların arasında belki yirmiden fazla minare, bembeyaz yükseliyor ve uzaktan bakan bir göze, tıpkı kavak ağaçları gibi hafif hafif sallanıyor hissini veriyordu.
Yukarıçarşı’daki Kurşunlu Cami’nin iri kubbesi daima donuk bir ışıltı ile parlıyordu. Kasabanın panoramasında, bir tablodaki kadar ahenk ve uygunluk vardı. Bu, ağaç, minare ve kiremit kümesinin etrafını ayva ve diğer meyva ağaçlarından ve ova tarafında bağlardan ibaret açık yeşil bir çember sarıyor; onun etrafında da siyah yapraklı zeytinlerin daima kıpırdayan halısı göz alabildiğine uzanıyordu. Yapı Kredi Yayınları, 2012, s. 19.
Hakkında: Kuyucaklı Yusuf’un önemi yalnızca başarılı bir roman olmasından ileri gelmez, öncü bir yapıt olması da ona tarihsel açıdan bir önem kazandırır. Çünkü bu yapıt daha önceki Türk romanlarından iki bakımdan ayrılır ve yeni bir yol açar. (…) Tanzimat’tan 1950’lere kadar Türk romanının ana sorunsalını Batılılaşma oluşturuyordu. Yazarlarımız toplumsal yapının kendine yönelmiyor, mevcut düzeni sorgulamıyorlardı. Toplumsal yapıyı, ezilen halk ya da köylü sınıfının durumunu ele alan romanlar gerçi 1950’lerden sonra görülür, ama bunların ilk örneği 1937’de yayımlanan Kuyucaklı Yusuf’tur. Berna Moran, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış II, İletişim Yayınları, s. 2

BİLECİK

Devlet Ana

Kemal Tahir, 1967

1968 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü

Gezgin Arap yazarlarının “Belde-i Safsaf”, Bizanslıların “Tebizon” dedikleri Bitinya Uç Beyi Ertuğrul’un kışlağı Söğüt’te akşam oluyordu. Çukurda gölgeler uzayıp koyulaşmış, yalnız güne doğudaki Bozdağ’ın tepesinde, el kadar güneş kızıllığı kalmıştı. Tek tük büyükbaş sağmallar çobandan dönüyor, avlularda buzağıların böğürtüleri gittikçe sıklaşıyordu. Söğüt’ün evleri, bacalarındaki ince dumanlarla, akşam yemeği telaşındaydı.
Gerçekten Söğütlülerin çoğunluğu, çoktandır “yemek” sözünü “ekmek”le değiştirmiş, bu bile yeterince bulunduğu zaman sevinir olmuştu.
Yıllardan beri orta halliler eti iki üç ayda bir yiyebiliyor, yoksullarsa ancak kurban bayramından kurban bayramına görebiliyorlardı. Hayvanlar az olduğundan, yağ, peynir, hatta yoğurt bile çok azalmış, uzayan barış, Söğüt kadınlarını yemek işinde gerçekten bunaltmıştı. Koyun keçi hırsızlıkları gitgide artıyor, Kara Osman Bey nedenini bildiği için, çok kızdığı halde hırsızların ardına pek düşmüyordu. İthaki Yayınları, 2017, s. 106.
Hakkında: Modern ruhbilimde, bir insanın karakterini çözümlemek için, genellikle onun çocukluğuna gidilir. Kemal Tahir de, Osmanlı Devleti’nin karakterini çözümlemek için bu devletin çocukluk yıllarına, hatta doğuş öncesine gitmekte, onu doğuran koşulları incelemektedir. (…) Anadolu Türk ulusunun kimliği, Anadolu halkının eğiliminde ve davranışında, düşünüşünde ve bilinçaltında, hala sürüp gitmektedir. [Devlet Ana] günümüzün Anadolu Türk’ünü anlamak için, onun bir ulus olarak doğuşuna ve doğuş öncesine kadar inen bir psikanaliz denemesidir. Bülent Ecevit, “Devlet Ana”, Kitaplar Arasında, 1968, nr.1

BOLU

Çıkrıklar Durunca

Sadri Ertem, 1931

Son zamanlarda Alevi köylülerini şu haber bir yıldırım süratiyle dolaşmıştı:
– Alevi köyleri hak ile yeksan olacaktır.
Filhakika bu haber doğruydu. Sünniler arasında, Alevi köyleri aleyhine neler neler söylenmiyordu. Alevi köylerinde çıkrıkların mütemadiyen işlemesi, çıkrıksız Alevi köylerinden ihtiyaçları olmayanların bile birkaç arşın bez satın almaları Sıddıkzade’nin ve Avrupa kumaşı satanların nazarı dikkatlerinden kaçmadı. (…) Camilerde göbekli vaizler, ellerini rahlelere vura vura şeriattan, dinden bahsettiler. Kah:
– Alevi tayfası gibi zındıkların katli vaciptir. Burnununuzun dibinde bir sürü katle layık zındık var. Ey ahali ne durursunuz. Allah’ını seven palasını bilesin!
Kah kadından, eksik etek peygamber mi olur, bu ne dalalet, ne küfür diye kürsüden halkı tahrik ettiler. Göbekli vaizlerin sesleri camilerin kubbelerini çatırdattı. Fakat bütün bunlar Adaköy’deki dergahı ve peygamber kadınlar hakkındaki mübalağalı bir propagandadan başka netice vermedi. Kor Kitap, 2018, s. 110.
Hakkında: Adaköylülerin zorbalığa, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı ayaklanmaları, paylaşımcı, eşitçi bir düzen kurmaya kalkışmaları Anadolu’daki halk ayaklanmalarının bir benzeridir. Attila İlhan’ın 2001’de Otopsi Yayınevi’nce basılan kitaba yazdığı sunumda belirttiği gibi: “Burada, gel de daha önce yaşanmış Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin’i ve Börklüce Mustafa’nın isyanını hatırlama; aynı ‘ümmet toplum’unda, o da muhtevası ‘sosyal ve ekonomik’ ve fakat görünüşü ‘mistik’ bir halk kalkışması idi; ikisinin de akıbeti, aynı oldu.” Tıpkı Adaköylülerinki gibi. Bu işin tarihsel yanı. Güncel yanına gelince, bugün Türkiye’nin çeşitli yollarla içine düşürüldüğü, ülkemizi yıkıma sürükleyen emperyalist ve kapitalist kuşatmanın köklerinin nerelere kadar uzandığı, Çıkrıklar Durunca dikkatle okunduğunda, açıkça ortaya çıkacaktır. Adnan Özyalçıner, evrensel.net, 13 Kasım 2016

BURDUR

Yılanların Öcü

Fakir Baykurt, 1959

1958 Yunus Nadi Roman Ödülü

Kaymakam, atın üstünden küçülerek baktı Karataş’ın köylülerine. (…) Dizilmişler. El koyunları gibi. Çağırdığın yere giden. Koş dediğin zaman koşan. Öl dediğin zaman ölen. Durumları dil ile anlatılamayan… Eski püskü giysiler içinde, perişan… Paçavralara bürünmüş… Yüzyıllık çileler içinde yitmiş! Susuz kör kuyulara dönmüş ışıksız gözler… Ne demekte, ne söylemekte, ne anlatmakta olduğu belirsiz, anlamı yitik, hatta anlamsız, kaçak gözler!.. Yanmış, yunup yıkanmamış yüzler… Kavlamış… Adama kinli kinli bakan, “Sen düşürdün beni bu hallere!.. Senin ananı, dinini!.. Karını, kitabını!.. Sülaleni, messebini!….” diyen, kara, çilkara, çalkara adamlar… Adamların gözleri… Baktı kaldı Kaymakam. Sonra uyandı: “Selam arkadaşlar!..” dedi, kolunu kaldırdı. Literatür Yayınları, 2006, s. 192.
Hakkında: Ben bu “Yılanların Öcü”nü yazdığım zaman 28 yaşındaydım. Doğup büyüdüğüm ve çalıştığım köyleri, çalıştığım kasaba ve şehirleri incelemiş, toplumsal yapılan hakkında az çok bilgi edinmiştim. Türk ve dünya edebiyatının önemli yapıtlarını okumuş, anlatım sanatı hakkında yazı yazacak kadar bilgi öğrenmiş; hatta bazı denemeler de yapmıştım. Sanat yapıtında “öz ve biçim” konusunda bir görüşe varmış, yeni ve doğru bir özün, yeni ve güzel bir biçime dökülmedikçe, sanat yapıtının yaratılamayacağını anlamıştım. Olimpos’taki tanrıların macerasını destan biçiminde anlatan Homeros’tan bu yana edebiyat; şövalyelerden, beylerden, Adana kahvelerinde işsiz bekleyen “Küçük adam”a doğru kalınca bir çizgi ile inip gelmekteydi. Bu çizgiyi bir de 80 evli Karataş köyüne götürsem, bu köyün toprağında tırnaklarıyla tutunmaya çalışan Kara Bayram ailesini roman kahramanları arasına katsam kıyamet mi kopardı? Fakir Baykurt, Yılanların Öcü, Literatür Yayınları, 2006, s. 4. 

BURSA

Çalıkuşu

Reşat Nuri Güntekin, 1922

İlk bakışta Zeyniler bana, hala yer yer dumanları tüten bir yangın harabesi gibi göründü.
Köy deyince gözümün önüne yeşillikler arasında eski Boğaziçi yalılarındaki güvercinliklere benzeyen sevimli, şen manzaralı kulübeler gelirdi. Halbuki bu evler, çökmeğe yüz tutmuş, simsiyah viranelerdi. (…) Köyün dar sokakları içine girmiştir. Evleri şimdi daha iyi görebiliyordum. Hani Kavak’larda önüne ağlar erilmiş, yağmurdan çürüyüp kararmış, Boğaz rüzgarlarından bir yana çarpılmış, viran balıkçı kulübeleri vardır; bu evler, ilk bakışta onları hatırlatıyordu.
Altlarında dört direkten ibaret ahırlar, üstlerinde asma merdivenle çıkılan bir iki oda. Her halde, Zeyniler şimdiye kadar işittiğim ve resimlerini gördüğüm köylerden hiçbirine benzemiyordu. İnkılap Kitabevi, 1993, s. 161.
Hakkında: …Çok rağbet gören ve üç dört defa tab’edilmek gibi bizim matbuat hayatımız için nadir bir mazhariyete eren Çalıkuşu; bu cazibesini, basit ve münevver, iki nevi tabakanın dahi ihtiyacına cevap verecek şekilde güzelliği cami olmasına medyundur. O, ne sadece yüksek tabakaya mıhlandı, ne de kendine rağbet için sadece alt tabakanın içine bağdaş kurdu. O alt’ın anlayacağı bir vuzuhla, üst’ün beğeneceği bir inceliği birleştirdi. Geniş mevceli şöhreti buradan geliyor. İsmail Habip [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 123]

ÇANAKKALE

Uzun Beyaz Bulut Gelibolu

Buket Uzuner, 2001

Gelibolu’nun ayazı yamandır. Hiç acımaz, çarpar insanı.
Gelibolu’nun ayazı serttir. Ege’den hiç beklenmeyecek ka­ dar hırçındır, insafsızdır. Uğultulu seslerle ürkütücü bir hikâye anlatarak dolaşan rüzgâr insanı döver, hırpalar. Sessiz ve incecik yağan erken bahar yağmuru, rüzgârın anlattığı ür­ kütücü hikâyeyi anlamış kadar içini titretir insanın. Rüzgârın anlattığı hikâye, bunu daha önce hiç duymamış, hiç bilmemiş olanları bile etkiler, hüzünlü bir iz bırakır ziyaretçilerde. Geli­ bolu’nun rüzgârı yorar, yalnızlaştırır. Gelibolu’nun ayazı ya­ man ve ürperticidir. Yabancılar bunu anlamaz, bu kadar Doğu-Akdeniz’de ayazın bu kadar sert olabileceğine inanmazlar. An­cak Çanakkale’nin yerlileri bilir ayazının sertliğini. Gelibolu Yarımadası ayazın en yaman vaktinde; erken baharda çarpar insanı. Remzi Kitabevi, 2002, s. 15.
Hakkında: Gelibolu yaman bir kurgu romanı. Onun [Buket Uzuner] yaratıcı anlağının (zekasının) özgün mü özgün kurguya dayalı yapıtı. O sürükleyici biçemiyle (üslubuyla) imgelem gücüyle kolayca okuttuğu Gelibolu romanı, belli ki Gelibolu yarımadası karasında sekiz buçuk ay süren, dünyanın en kanlı savaşları üzerine uzun süren araştırmasının tat yüklü meyvesi… Sami Karaören, Cumhuriyet Kitap Eki, 14 Kasım 2002, s. 16.

ÇANKIRI

Sağırdere

Kemal Tahir, 1955

Hiç unutmam, bir gece rahmetli Eğri Ahmet Yamören’e geldi. O sıra, Kurşunlu’ya karı öğretmen daha yeni gelmiş. “Karıdan öğretmen olur mu?” diye köylünün hafızı, hocası tekbir çekiyor. Eğri Ahmet karı öğretmeni, gece vakti sıcak yatağından kaldırdı. Kurşunlu’dan Yamören’e getirdi. Hep seyrediyoruz. İstanbul karısı imiş… Korkar, titrer, ağlar… İnceden inceye yalvardıkça Eğri Ahmet enişten güler mi sana! Oyun oldu o gece yahu!.. O gece gürültü, kıyamet!.. Gurbetçi Ömer’in karısı Meryem, olayı iyi bildiği halde, çorap örmeyi bırakmış, can kulağıyla dinlemeye başlamıştı. Yakup Ağa parmağını şalvarına sildi.
– Karıyı o gece, sabaha kadar oynattı. Eğri Ahmet enişten…
– Kötü karı mıymış öğretmen?
– Öğretmen karı kötü olur mu? Namustan yana namuslu… Senin enişten cebrî oynatıyor. Eğri Ahmet’in işi, hükümete inat… “Vay, sen karıdan öğretmen yaparsın da benim toprağıma mı yollarsın?” hesabı… Dediğim mesele Yunan savaşından az sonra… O sıralarda biz genciz. El vuruyoruz ki şakır şakır. Yamören’de kıyamet kopuyor. Sonunda gün ışıdı, sabah oldu. Sabah ezan inil inil okunmaya başlayınca rahmetli, bağlama çalan çingeneye, “Kes, yeter!” dedi. İstanbullu karının boynuna kendi eliyle bir beşibirlik taktı. “Var yürü… Candarma yüzbaşısına selam ederim!” dedi. Yolladı gerisin geri…
– Başka bir şey yapmadı mı?
– Töbe de… Lafa bak!.. Başka şey yapılır mı? Eşkıya kısmı, uçkuruna sağlam olmazsa köy yerinde barınamaz. İthaki Yayınları, 2007, s. 74
Hakkında: Kemal Tahir, “Sağırdere” (1955) romanı ile göze çarptı. [Çankırı] köylülerinin yaşayışını, köylüyü gözliyerek anlatmağa davranan yazarların şimdiye kadar ulaşamadıkları ölçüde gerçek ayrıntıları ile belirliyordu. Elli hanelik “Yamören” köyünün elli hanesi de birbirleri ile çekişirler, çalışırlar, döğüşürler, sıra ve saygı, edep ve erkan bilirler, yüze güler, arkadan söylerler, sırasına göre can dostu, gün gelir düşmandırlar. Bu demektir ki, akılcı ve çağdaş bir görüşle şehirli ölçülerine vurunca, köylünün davranışlarındaki moral düzeni anlamak kabil olmayacaktır. Kemal Tahir, işte tam bu noktada köylüyü konu olarak alan öteki gerçekçilerden ayrılıyor, bu çok ayrı moral düzenle davranışlardaki uygunluğun bize çok ters gelen töresel köklerine ve kanunlarına inmeğe çalışıyor. Tahir Alangu, Cumhuriyetten Sonra Hikaye ve Roman 1940-1950, Cilt 3, 1968, s. 453.

ÇORUM

Rahmet Yolları Kesti

Kemal Tahir, 1957

Emmi?
—Buyur.
—Şimdi neden eşkıyalık yok?
—Kim demiş? Şimdinin eşkıyalar şehir yerine, kasabaya inmiş. Kimi dükkân açmış, olmuş bir Çerçi Süleyman Ağa, kimi önüne bir makine uydurmuş olmuş bir arzuhalci Cemal Efendi, kimisi de zaptiye-memur…
—Biz öylelerini mi sorduk? Silahlı, askerli dağ eşkiyası…
—Öylesi yok evet. Hükümet kuvvetli de ondan yok. Eşkiya devri hükümetin hasta olduğu sıradır. Aslında hükümet kısmı bir vakit ölmez, arada bir hastalanır. İnsan gibi canım! Hükümeti sıtma tuttuğu zaman eşkiya başkaldırır. Sulfato yutup yahut ki bir zorlu dedeye sıtmasını bağlatıp dirildi mi hükümet, bu kez marazlanmak eşkıya sürüsüne düşer. Bilgi Yayınevi, 1970, s. 23.
Hakkında: Bizde eskiden beri yerleşmiş, sebepleri meydanda olan bir ters lejant var. Halkçılığı ve halkın despotik idareye karşı baş kaldırmasını çok pis haydutluk şekli olan eşkıyalıkla karıştırırlar. Halk arasında dolaşan eşkıya türküleri ve serüvenleri bazı şehirli yazarları aldatır. Onları, eşkıyalarda halk kahramanları aramaya, daha da kötüsü bulmaya götürür. Aslında halkın despotik idareye karşı direnmesi her ne kadar ilk zamanlarda, şuursuz davranışlar, eşkıyalığa benzer anarşik çıkışlar gibi görünse de, bir toplumda gerçek ve köklü halk baş kaldırmalarıbirikimi varsa, bu hareketler katiyen sürgit eşkıyalar tarafından yürütülemez… Rahmet Yolları Kesti bu gerçeği, Anadolu’nun belli özelliklerinden, eşkıyalığa hevesli insanlarımızın kişisel dramlarıyla beraber aydınlatılmıştır. Kemal Tahir [aktaran:Ferit Güneri, ‘Kemal Tahir’le Röportaj’, Kemal Tahir’in 30. Ölüm Yıldönümü Anısına, s. 325]

DENİZLİ

Kuşlar Yasına Gider

Hasan Ali Toptaş, 2016

Ben kavşaktan Uşak istikametine dönünce at da döndü hemen, peşim sıra, aynı şekilde koşmaya devam etti. İşte böyle koşarken, yıllar evvel, geceleyin minibüsle koyun sürüsünün içine girdiğimiz yere gelince de zınk diye durdu bu at. Ben hemen frene basarak sağa yanaştım ve başımı çevirip baktım ona. Babamın karanlığın içine doğru birkaç defa, hey çobaaan, çobaaan diye bağırdığı noktada durmuş olmasına rağmen, tuhaf bir şekilde, hala koşuyormuş gibi yelesi dalga dalga uçuyordu atın. Beyaz bir rüzgara benzeyen kuyruğu da savruluyordu yelesiyle birlikte. Koşmaya kendi gövdesinin içinde devam ediyordu sanki. Kimbilir, belki benim gözümde durmuştu da başka birinin gözünde koşuyordu o sırada; böyle olunca da iki hal, zamanın yırtılan yerinden sızıp ister istemez birbirine karışıyordu. Sonra işte orada, yine göğün derinliklerine gömülecekmiş gibi, acı kişnemeler eşliğinde şahlanıp aniden kayboldu bu at. Gözlerimde ağartısı, kulaklarımda kişnemeleri kaldı sadece.
Ben de onlarla birlikte Zıpır Yokuşu’nu çıkıp yarım saatlik bir yolculuktan sonra, ikindi vakti, yorgun argın kasabaya vardım. Everest Yayınları, 2016. s. 179.
Hakkında: Toptaş, bu romanında insana dair bir duyguyu/bakışı, yaşayışı dile getiriyor. Sözde ve yaşamda olanı yazıda/yazıyla kurarken; anlatıcının, hikâye anlatıcısının macerasına yaslanıyor. Anlatırken gören, duygulanan, sezen, düş kuran biridir onun anlatıcısı. Kuran ve söyleyenin çare arayışı her defasında yola düşürür onu. Ankara-Denizli/Çal arası gidilip gelinen yol; her gidişte türkülerle, sonra düşlerle bezenir. Orada keder, özleyiş, kayboluş, hatırlama ve ölümle yaşam vardır. Yer yer çıkıp çıkıp kaybolan beyaz at ise hem yaşamın hem de ölümün, yolun/yolculuğun, kanatlanarak gitmenin, saflık ve masumiyetin, yalınlığın simgesidir adeta. Feridun Andaç, Gazete Duvar, 13 Ekim 2016.

DİYARBAKIR

Masalını Yitiren Dev

Adnan Binyazar, 2000

Diyarbakır! Yazıp da okuyamadığım şiir…
Caddeler akşam saatlerinde dolar.
Bir avluya açılan onlarca kapı düşünün. Her kapının önünde kor alevli mangallar, maltızlar… Bin çeşnili yemeklerin kokusu yalnızca avluyu kaplamaz, gökteki ay’ın yüzünü bile şenlendirir. Herkes herkesin sofrasına teklifsiz oturur. Zeko Bibi, Diyarbakır’ın erik ekşili meftunesini pişirir, Haco Bibi domates biber kızartır. Et yoktur yemeklerde ama, zaten et de yenmemelidir bu kızgın sıcakta. Adam boyu karpuzlara kamalar saplanırken, anason kokuları yorgun gönülleri şenlendirir. Kaşık seslerinin birbirine karıştığı bu akşam saatlerinde, nemli odaların derinliklerine sığınmış bakir bir kızın utangaç sesi duyulur:
“Odam kireçtir benim / Yüzüm güleçtir benim / Soyun gel gir koynuma / Terim ilaçtır benim.” Can Yayınları, 2017, s. 251.
Hakkında:  Hem de bir ölüm gününde, Bedrettin Cömert’in gök ekin gibi biçilip sonsuz yolculuğuna çıkarıldığı cami avlusunda, yaşlı ve hastalıklı bir adam yanıma yaklaştı, “Gerçekten, yazdıklarınızı yaşadınız mı?” diye sordu. Edebiyat Dostları’nda (Mehmet Seyda, İstanbul 1970) ya da Milliyet Sanat Dergisi’nde (16.07.1979) yayımlanan özyaşamöykümü okumuş olmalıydı. Ağır hastalıkla, ilk gördüğüm gülerdeki o görkemini gerilerde bırakmış Ahmet Muhip Dıranas’ı tanıyamamış, sıradan biri sormuşcasına “Evet!” deyivermiştim. (…) Çocukluk yıllarına ilişkin gözlemlerimi yazarken, Ahmet Muhip Dıranas’ın, özünde bir kuşkuyu da barındıran bir soruyla öğrenmek istediğini, gerçeklik duygusunu sarsıntıya uğratacağını sandığım olaylardan kesitler aktararak yanıtlamaya çalışacağım. Adnan Binyazar, Masalını Yitiren Dev, Can Yayınları, 2017, s. 13. 

ELAZIĞ

Yukarışehir

Şemsettin Ünlü, 1986

1987 Orhan Kemal Roman Ödülü

Arap Yarımadası’nın kurak, kumlu topraklarından kuzeye, Anadolu’nun yüksek yaylalarına doğru gelenler; doğuda Dicle’nin sığ, durgun sularını , batıda derin yatağında gürültülerle akan Fırat’ı izler; dağlık, dar bir geçide ulaşırlardı.
Geçidin kuzeye bakan arka yamaçları; Çapakçur, Monzur, Nurhak dağlarının çevirdiği ince uzun bir vadiye inerdi. Murat Irmağı, Karasu, Peri Suyu, ayrı ayrı, çok uzaklardaki yüksek yaylalardan gelir, bu ince uzun vadinin güneyinde birleşir, Fırat’ı oluştururlardı. Gür, gürültülü, uzun yolun yolcusu Fırat’ı.
Fırat, okyanusa kadar uzanan yolculuğunun bu çıkış yerinde dik, derin vadilerden, kayalık dar boğazlardan geçerdi. Dar boğazlara gelip girdiğinde, döner, yükselir, yatağından yukarılara köpük köpük dalgalar, saydam su zerrecikleri saçardı; önünde, arkasında akıl almaz girdaplar, korkunç mağaralar oluştururdu.
Suların akıp gittiği derin vadinin iki yakasındaki dik dağ yamaçlarında bodur meşeler, alıçlar, bademler göğerirdi. Aşağıda, vadinin derinliğinde gürültülerle akan coşkun sulardan uzakta, bu ağaçlar; kavruk, tozlu, seyrek; büyür, kurur, yeniden göğerirdi.
Yukarışehir, kuzeyindeki bu dağlık dar geçidin girişinde, kayalık,yüksek tepelerin üstünde gelip geçmiş sayısız uygarlıkla içiçe uzun yüzyıllar yaşamıştır. Aşağıdan, Güneydeki Mezre ovasından bakıldığında, taa uzakta kayalık boz tepelerin doruğundan arkasını gökyüzünün boşluğuna vermiş Yukarışehir kalesinin burçları, uçurumların üstündeki eski konakların dar siluetleri görünürdü.
(…)
Oysa yukarıda, her on onbeş adımda bir, dönerek, kırılarak yükselen yolun sonunda, daha Yel Boğazı’nın döner dönmez; yamaçlara, kayalık düzlüklere, basamak basamak yükselip giden, taş döşeli sokakların iki yanına sıralanmış; büyüklü küçüklü evleri, konakları, kiliseleri, camileri, medreseleri, meydanları, dükkanları, hanları, hamamlarıyla; karmaşık bir kentin ilk görüntüsü çıkardı. Alışılmışlığın, özümsenmişliğin, kocamışlığın görüntüleriymiş gibi sokakların taşları aşınmış, yuvarlanmış; kubbeli taş yapıların dış yüzü kararmış; ağır meşeden çift kanatlı kapıların demir kakmaları paslanmıştı… İnkılap Kitabevi, 1998, s. 7.
Hakkında: Yukarışehir (resmi kayıtlarda Harput, Doğu Anadolu’da, uzun yüzyıllar varlığını sürdürebilmiş bir ‘kale kent’. Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğine kadar, önemli sayılan bir vilayet merkeziydi. Benim yıkıntıları arasında çocukluğumu yaşadığım kent) (…) Yukarışehir, okura, kendi serüveninin çizgisinde, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden günümüze uzayan yaşam kesitini vermeyi amaçlıyor. Yazar için de, okur için de kanımca roman (elbette öteki sanat ürünleri de) bir hiçlikten, bir saçmalıktan kaçış, evrenseli arayıştır. Okurların Yukarışehir’de bunları bulabileceğini umarım. Yukarışehir‘de birey toplumdan, toplum bireyden soyutlanmadı; karşıtlıkları evrensel çelişkileri saklanmadı. Şemsettin Ünlü, Cumhuriyet Gazetesi, 05 Haziran 1987, s. 4.

ERZİNCAN

Köprü

Ayşe Kulin, 2001

Üç günden beri dur durak tanımadan esen deli rüzgâr birden kesiliverince, kar, Munzur ve Keşiş dağlarının koynuna sere serpe uzanmış Erzincan’ın üstüne, tül cibinlik gibi inmişti. Karla kaplı çıplak ağaçlarından, saçakları buz tutmuş evlerine kapanmış insanlarına, dam altlarına sığınmış bezgin sokak köpeklerine kadar tüm canlılarıyla uzun bir kış uykusuna dalmış gibiydi şimdi şehir. Erzincan’ın ne zaman ne yapacağı belli olmazdı. Ne istediğini hiç bilmeyen şımarık bir kadın gibiydi. Karın bembeyaz örtüsü altında uyuşmuş yata dururken, birdenbire miskinliğinin öcünü almak ister gibi çalkalamaya başlardı kalçalarım. O böyle beşik gibi sallandı mı, yüce dağların yamaçlarını tutan kar, yükseklerden aşağılara iner, ovalarda çağıldayan akarsularla buluşur, yerle gök birbirine geçerdi. Toz, duman, çığlık ve kar arasında savrulurdu canlar. Üstelik daha çok da yeniydi böylesine kudurup azması. Evleri yerle bir etmiş, kurbanlarını yutmuş, tüm hırsını kustuktan sonra, durulmuştu. Erzincanlılar, bir süre sessiz kalacağını bilirlerdi şehirlerinin. Tekrar ne zaman azacağı pek belli olmazdı ama… Daha değil… daha değil. Onca cana kıydıktan, onca ocağı söndürdükten, onca binayı, ağacı devirdikten sonra, iyice yorgun düşmüştü şehir. Dinlenme sürecindeydi. Belki de o yüzden, gevşek bir miskinlik içindeydi Erzincanlılar. Remzi Kitabevi, 2001, s.7. 
Hakkında: Köprü bir yaşam öyküsü değil, bir bölgenin hikayesidir. Bu romanda, bir köprünün yapımını anlatmak üzere yola çıkmışken, kendimi bir bölgenin gerçeğini anlatır ve bu gerçeğin nedenlerini irdelerken buldum. Ama bilinç altımda (madem ki okur roman kahramanlarına öykünebiliyordu) alın bakalım gençler, işte öykünmenize değer bir bürokrat tanıtıyorum size, siz de onun gibi olun ki, bir gün bir yerlere varabilelim mi demek istiyordum? Heralde, evet!
Ayşe Kulin, Cumhuriyet Kitap Eki, 08 Temmuz 2004, s. 18.

ERZURUM

47’liler

Füruzan, 1974

1975 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü

Erzurum’un aşağılarda Anadolu kentlerinin demirciler, gümüş­çüler, debbağlar, bakırcılar, baharatçılar çarşılarının dağınıklığından, bakımsızlığından öte loş bir yerleri anıvermişti annesi. Erkeklerin dolandığı, durucu olmayan uzun yol sürücülerinin dumanlı kebapçılarda bol soğanlı yemeklerini yiyip kalkınca, tedirgin bir iki bakınmadan sonra biraz kamburlaşarak yürüyüp gittikleri evlerin sokaklarından örtünüp geçen o telaşlı kadınları düşünmüştü annesi. Öylesi kadınlardı ki onlar, tek gözlerini açıkta bırakan ehramlarından bile erkeklere dokunulmanın kolaylıklarını belli edebiliyorlardı. Gözlerinin güzelli­ğiyle ünlüydüler. Memeleri ise hâlâ bozulmamıştı. Çoğu da köylerinden inen bu kadınların yayık çalma yıllarında edindikleri gergin sırt kasları, yuvarlak kolları, uçları diri, dolgun, ayrık göğüsleri vardı. Bunları nereden, hangi yoldan geldiği belirsiz söylentilerle öğrenen memurların eşleri konuk günlerinde, hem çekinip sakınan, hem gülü­şerek aşağılayan bir anlamla o düşkün kadınları konuşuyorlardı. Ne olursa olsun sonuçta tabanları yarık köylü kadınlarıydı onlar. Saçları­na ne sürüyorlarsa kokuları da dayanılmazca ağırdı. Kesinlikle hastalıklıydılar. Öyle ya, köylerinde namuslarıyla oturacaklarına böylesine utanmazca bir işe yatkmlaşıvermeleri neyle bağışlanabilirdi. Aralarından doğu sınırını geçip gidenler de oluyordu söylendiğine göre; şu Antep, Kilis çarşılarından öteye, kiloyla ipek satılan sinekli, çok sıcak yerlere. Yapı Kredi Yayınları, 2015, s. 21.
Hakkında: İlk romanımıza konu edindiğimiz 47 doğumlular, bu ülkenin yetiştirdiği, yaşça büyüklerini aşma çabasında olan bir kuşaktır. Bu gencecik insanların, büyüklerin ihmaline, kurnazlığına, çıkarcılığına ya da (ehveni şer) kolaylığına uğrayıp, harcanmış geçmişten, zaman kazanmak istercesine, aceleyle giriştikleri can pahası karşı koymayı anlatmaya uğraştık. Yıllanmış yasaların geçerliliğinde, elimiz erdiğince yazmaya çalıştık. Zor bir konu, alabildiğine anlatıma açık. Günceli tartmanın zorluğu da ayrıca ortada. Zamanın sinemasından geçmemiş güncelin yanıltıcılığını hesaplamak var. Yine de olayların belkemiği çok doğru. Yazılması kaçınılmazlaşıyor bu yönden bakınca. Büyüklerine öğretecekleri olanları yetiştirmiş bir ülkenin insanları onlar. Güncelin bile sakınamadığı şeylerle donatılmışlar. Füruzan, Cumhuriyet Gazetesi, 26 Haziran 1974, s. 1

ESKİŞEHİR

Yaban

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1932

Dünyadan elini eteğini çekmiş bir kimse için Anadolu’nun bu ücra köşesinden daha uygun neresi bulunabilir? Ben, burada diri diri, bir mezara gömülmüş gibiyim. Hiçbir intihar bu kadar şuurlu, bu kadar iradeli, bu kadar sürekli ve çetin olmamıştır.
Daha otuz beşimize basmadan her şeyin bittiğini, işin tamam olduğunu; aşkın, arzunun, ümit ve ihtirasın artık bir daha uyanmamak üzere sönüp gittiğini kendi kendimize itiraf etmek; kendi kendimize, bütün mutluluk ve başarı kapılarının kapandığını söylemek ve gelip, burada bir ağaç gibi yavaş yavaş kurumağa mahkum olmak. Böyle mi olacaktı?
Böyle mi sanmıştım? Lakin, işte böyle oldu ve böyle olması lazımdı.
Mehmet Ali, bana: Gel beyim, seni bizim köye götüreyim; buralarda, yalnız başına sersebil olursun dediği vakit, bir Anadolu köyünün ne olduğunu bilmiyor değildim.
Mehmet Ali: Gel beyim, seni bizim köye götüreyim, dediği vakit, bu köyü, kafamın içinde olduğu gibi görmüştüm.
Hatta Mehmet Ali’nin evini, hatta bu odayı, hatta, bu delikten seyrettiğim manzarayı… Zaten, Cihan Savaşında kolumu kaybetmezden önce bütün şiir kabiliyetimi, bütün sade dilliliğimi kaybetmiş bulunuyordum. Korkunç, iğrenç ve yalçın gerçek parmaklarının ucundaki kan ve alnının ortasındaki çamurla! çoktan bana görünmüştü. Biliyordum ki, toprak katı ve tabiat zalimdir ve insan cinsi bozuk bir hayvandan başka bir şey değildir; biliyordum ki, insan hayanların en kötüsü, en bayağısı ve en az sevimli olanıdır. Evet, bilhassa en az sevimli olanıdır. İletişim Yayınları, 1996, s. 33. 
Hakkında: Cumhuriyet’in onuncu yıl eşiğinde yazarın toplumuna ödediği borçtur Yaban. Sezgiyle bile olsa Yakup Kadri, Türk köyünün, verdiği görev oranında zaferden pay almadığını -dolaylıkla- anlatmaktadır. (…) Birinci Dünya Savaşı’nın yoksunluklarını yaşamış bir Batı Anadolu köyünün sorumluluğu kime aittir? Ne padişahlık devrinin eleştirisi söz konusudur, ne Cumhuriyet hükümetine yol gösteriş. Ama gene de bu gerçekçilik, halkımızı masabaşı söylevleriyle sevdiklerini söyleyenlerin pembe gerçekçiliğini tedirgin edecektir. (…) Yaban, toplumumuzun ilerde meydana çıkacak ana sorunlarına, biraz anakronik de olsa, dikkatli bir yaklaşımdır ve onun zaferi, Yakup Kadri’nin adı yanına eklenen bir onur olur. Rauf Mutluay, 50 Yılın Türk Edebiyatı, 1973, s. 552.

GAZİANTEP

Gemileri Yakmak

Yusuf Ziya Bahadınlı, 1977

Evet tam elli yıl önceydi. Antep ilk ölüsünü o gün veriyordu. Ölen on iki yaşında bir çocuktu.
“1919 yılı Ocak ayının on beşinci günü ‘bir süvari livası, bir istihkâm müfrezesi, bir batarya ve otomobilli ağır makineli tüfek kıtalarından mürekkep’ İngiliz kuvvetleri, ‘kışı geçirmek, hayvanlarına yem sağlamak’ amacıyle Antep’i işgal etmişlerdi.” Ne var ki bu kış, on bir ay yirmi gün sürmüş; kentten ayrılırken de Fransızları buyur etmişlerdi. Yenidünya Yayınları, 1977, s.17. 
Hakkında: Bahadınlı, Gemileri Yakmak romanında bir yandan Kurtuluş Savaşı yıllarının siyasal panoramasını çizerken bir yandan da 1940-1970 arası Türkiye’sinin siyasal dinamiklerini aktarır. Romanda geriye dönüşlerle kurgulanan bu ikili yapıda Kürt Musdo işgal yıllarının onun oğlu Memo ise güncel olayların kahramanıdır. İşgal yıllarında Antep’in zenginleri işgalcilerle dostluk kurarken, işgale karşı direnen Anteplilere sırt çevirirler. Yıllar sonra yine aynı kişiler bu defa “vatansever” kimliğiyle zenginliklerine zenginlik katmaktadırlar. Yazar romanda bu kesimin her zaman bireysel çıkarının peşinde olduğunu tarihsel süreklilik içinde vermeye çalışmıştır. Müslüm Kabadayı, soL Haber, 09.09.2017

HAKKARİ

O

Ferit Edgü, 1977

Uzatmalı geldi. Bir akşam kaldı.
Bayram armağanlarını topluyor köy köy.
Bir küp peynir verildi. Bir toklu verildi. Bir teneke bal verildi. Bir teneke turşu.
Defterine not etti verilenleri. Sonra jandarmalarını gönderip aldıracak.
Uzatmalı şöyle dedi bir soru üstüne Öğretmene:
Burda, gelen gelir, alan alır, vuran vurur, vurulan ölür. Kim vurdu? diye sorarsın. Kimse bilmez. Herkes bilir. Hiçbiri ağzını açıp söylemez. Bırakırsın. Çünkü vuranı bir başkası vurur. Diyeceksin ki, Peki hukuk nerde, kanun nerde? Dağın hukuku, kanunu da bu, Öğretmen. Sel Yayıncılık, 2017, s. 151.
Hakkında:  Eğer O, Pirkanis’in, Hakkari’nin sorunlarına ya da gerçeklerine eğilmek amacıyla yazılmış bir roman olarak düşünülürse, belli ki pek yüzeysel, hatta acemice bulunur; ama kabul etmek zorundayız ki böyle bir yaklaşımın önce kendisi yüzeysel ve acemicedir. Hiç kuşku yok ki bir “köy romanı” ile karşı karşıya değiliz. Romanda kentlinin bu “on üç haneli, yüz on dört nüfuslu dağ köyünün’ koşullarını ‘yadırgadığına’ ilişkin bir imleme bulunmadığı gibi, Batıcı bir sevecenlik ya da bilecenlik de taslanmamış. Sadece, dillerini bilmediği insanlar arasında yaşayacağının bilincinde olduğunu vurgulamaktadır yazar… Öğrenci ve öğretmen olarak onların dilini öğrenebildiğince öğrenecek, kendi dilini öğretebileceğince öğretecektir. Füsun Akatlı [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s.439]

HATAY

Çete

Refik Halit Karay, 1939

Bin beş yüz metre aşağılarda kasabalar, askerler, deniz ve çalkantısı, insanlar ve ihtiras, hükümet ve politika var. Oralarda bir millet yerinden sökülmek isteniyor; bir dil susturulmak, bir kudret eritilmek için çalışılıyor. Yabancı üniformaların, bir sağlam binayı yıkmak için toplanmış amele gibi, elde kazma, kan ter içinde uğraşıp durduğu görülmektedir. Oralarda bir felaket devam etmektedir.
Fakat yüksekten bakarken sanılıyor ki, herkes memnundur; her tarafta sükûnet ve refah mekân tutmuştur; işte rahat rahat tüten bacalar, işte tatlı tatlı kayan yelkenler, işte masmavi, kırışıksız deniz, işte yemyeşil, feyizli ova! Dağdan bakış böyledir, huzur vericidir. Belki Allah da daha çok uzaktan seyrettiği için dünyayı daima rahatta görmektedir. İnkılap Yayınevi, 2017, s.104. 

İSTANBUL

Huzur

Ahmet Hamdi Tanpınar, 1948

Öğleden sonra kiracıyı görmek için sokağa çıkmış, dönüşte Bayezıt kahvesine uğramıştı. Bu birkaç saatlik gezinti, fırtınalı ve karlı gecede burnunu bir lahza kapıdan çıkarmak gibi, ona bir yığın şeyi birden öğretmişti. Daha Bayezıt’ta bir askeri kıtanın geçişi yüzünden tramvay durmuştu. Mümtaz bunu fırsat bilmiş, yolun gerisini yayan yürümek için tramvaydan inmişti. O bu yolu öteden beri severdi. Bayezıt Camii’nin yan tarafında, büyük kestanenin altında güvercinleri seyretmek, Sahaflar içinde kitap karıştırmak, tanıdığı kitapçılarla konuşmak, sıcak günden ve sert aydınlıktan çarşının birdenbire insanı kavrayan loşluğuna ve serinliğine girmek, bu serinliği çok arızi bir hal gibi teninde duya duya yürümek hoşuna giderdi. Hatta çok rahatça ve aklına eserse Bitpazarı kapısından girer, Bedesten’e kadar o dolambaç yollardan yürürdü. Öbür tarafta taklit ve baştan savma şeyler bulunur, ancak küçük tezgah ve imalathane işlerine, ucuz gümrük eşyasına, taklit modalara rastlanırdı. Halbuki Bitpazarı ile Bedesten’de, dikkati açık olursa, daima şaşırtıcı bir şey bulunurdu. Burada hayatın, taklidi güç olan, tenimize yapışmadan ve içimize yerleşmeden yanaşmıyan iki ucu birleşirdi. Gerçek fukaralıkla, gerçek debdebe veya artığı… Adım başında modası geçmiş zevk kırıntılarına, nerede ve nasıl devam ettiği bilinmeyen büyük ve eski ananelerin son parçalarına beraberce rastlanırdı. Eski İstanbul, gizli Anadolu, hatta mirasının son döküntüleriyle imparatorluk, bu dar, içiçe dükkanların birinde en umulmadık şekilde ve birden parlardı. Kasabadan kasabaya, aşiretten aşirete, devirden devire değişen eski zaman elbiseleri, nerede dokunduğunu söyleseler bile unutacağı, fakat motiflerini ve renklerini günlerce hatırlıyacağı eski halı ve kilimler, Bizans ikonlarından eski yazı levhalarına kadar bir yığın sanat eseri, işlemeler, süsler, hulasa yığın yığın sanat eşyası, hangi geçmiş zaman güzelinin boynunu, kollarını süslediği bilinmeyen bir iki nesle ait mücevherler, bu rutubetli ve yarı karanlık dünyada hüviyetlerine eklenen uzak zaman ve bilinmezin cazibesiyle onu saatlerce tutabilirdi. Bu eski şark değildi, yeni de değildi. Belki iklimini değiştirmiş zamansız hayattı. Mümtaz bu hayattan Mahmutpaşa’nın çığlığı içine çıktığı zaman, bir mahzende cins bir şarapla sarhoş olduktan sonra güneşe çıkanların sarhoşluğunu duyardı. Bütün bunlardan zevk almak ona yaşına göre çok olgun bir itiyat, bir tiryakilik gelirdi. Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, Yapı Kredi Yayınları, 2002, s. 40. 
Hakkında:  Huzur (1949), Türkçede okuduğun en güzel aşk romanı. Üstelik sadece tek aşkın, bir erkeğin bir kadına olan aşkının romanı da değil, iç içe iki aşkın romanı, birbirini besleyen, geliştiren iki aşkın: Mümtaz, Nuran’a olduğu kadar, İstanbul’a da aşıktır. Huzur’da İstanbul sadece bir güzel şehir, bir roman kişilerinin içinde yaşadığı bir çevre değildir; başlı başına bir roman kişisidir, bir sevgilidir. (…) [A]nlattığı çevrelerin roman kişileri olup olmadığına bakmaz; bir Mümtaz gibi, bir Nuran gibi, bir İhsan gibi anlatır İstanbul’u. Ama ne güzel anlatır… Tevfik Fikret’in “facire-i dehr”i, üzerindeki yüzeysel çirkinlikleri, sefillikleri, Tanpınar’ın romanında birer birer soyunarak özündeki güzelliği, tarihle tabiatın sarmaş dolaş olduğu o erişilmez uyumu gözler önüne serer. Tanpınar, dünyanın en güzel “striptiz”ini yaptırır İstanbul’a. Fethi Naci, Yüz Yılın 100 Türk Romanı, İş Bankası Kültür Yayınları, 2015, s.207.

İZMİR

Denizin Çağırışı

Kemal Bilbaşar, 1943

İnsan yeni medeni bir şehir içinde, üç-dört sokak döndükten, birkaç yüz adımlık bir yokuş tırmandıktan sonra, böylesine engin bir mesafe aşmış olacağını nasıl aklına getirir? Birbirine merakla eğilmiş evler, bu tecessüse karşı kafesten bir kalkanla evin gizlerini korumaya çalışan insanlar; sokak ortasında akan kirli bir su üzerinde havuz yapmaya, değirmen kurmaya uğraşan yamalı ve sümüklü çocuklar, kapılardan karşıdan karşıya dedikodu yapan, ama bir erkek geçtiği zaman bir an için sohbeti keserek üstünkörü örtünen, sonra yeniden ateşli görüşmelerini sürdüren rastıklı, tombul kollu kadınlar; (…) Bu sokak, hiç şüphe yok, Türkiye’de olan bitenleri en aşağı çeyrek yüzyıl geriden izliyordu. Meşrutiyet yıllarında rakı sofrasında kalpten ölmüş bir adamı mezarından çıkarıp buraya getirmek kabil olsa, acaba hayretini çekecek bir değişiklik bulur mu, gibi bir merak duyuyordum. Can yayınları, 2013, s.52
Hakkında:  Birçok edebiyat araştırıcısı Denizin Çağırışı’nı psikolojik yabancılaşmanın ilk örneği olarak kabul etmektedir. Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli ile bu yapıt arasında ilişki olduğunu belirtenlerin başında Ahmet Oktay gelir. Ona göre, …öykü ve romanın daha çok yurt gerçeklerini, özellikle de köy ve kent yoksullarının sorunlarını anlattığı bir tarihte yazılan Denizin Çağırışı‘yla Bilbaşar’ın farklı bir kanal açar gibi olduğu söylenmelidir. Psikolojik yabancılaşmanın ilk örneğidir bu roman. Çok daha yetkin bir örneği, uzun yıllar sonra Yusuf Atılgan yazacaktır: Anayurt Oteli. Bu iki roman arasında açık bir akrabalık bulunmaktadır. Ali Algül, “Kemal Bilbaşar’ın Denizin Çağırışı Romanına Psikanalitik Açıdan Bir Bakış”. Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2014, 11, (20), s. 7-26

KARS

Yelatan

Ümit Kaftancıoğlu, 1972

Ya Yelatan!.. Onu bile unutmuştu. O Yelatan ki, yarı Tanrı, canavar! El açılan, yönünü çevirenin dileğini veren, yazın, baharın, otun, çayırın kaynağı, cenneti Yelatan. Güneş, Yelatan gediğine yakınsa, hele gedikten aşıyorsa, artık açlımış, susuzlukmuş, yakacaksızlıkmış, yalınayaklıkmış, ot-saman bitmiş… Kimin umrunda bunlar? Yelatan Tanrıydı, cömertti, anaydı. Sırtındaki karda, bahar balkırdı. Güneş Gergedan’dan kalkmış; Seyrandağ’dan, Ziyarat’tan, Yelatan’a yaklaşmışsa bahar gelmiştir. 
”Ha yetişti, ha!.. Yelatan’dan aşan günler carımıza yetişti…” denir. Darda kalanlar, el elde, baş başta gidenlerin gözü hep Yelatan’dadır. Gün batarken, süzülürken, Yelatan balkıyorsa, artık; boyun eğmek, umutsuzluk biter. Remzi Kitabevi, 1972, s. 57.
Hakkında:  Kaftancıoğlu’nun kendi köyünü ve bir ölçüde yaşamını anlattığı Yelatan adlı roman, onun tüm yazınsal ufku ve taşıdığı imgelem, halk kültürünü kavrayış gücünü tek başına temsil edebilecek bir güce sahiptir. Yelatan, Bahtin’in “yarı ciddi yarı komik tür” bağlamında tanımladığı çokseslilik öğeleriyle örülüdür. Bir yanda mal mülk tutkunu, gözünü kardeşinin toprağına, hayvanına dikmiş aç gözlü köylü Üseyin, açlık, sefalet, yoksulluk, diğer yanda gülmeceli, şenlikli, imececi köy yaşamı vardır… Alper Akçam, Batı Rönesansında Rabelais, Türkçe Yazında Köy Enstitülüler, Sosyal Bilimler, Sosyal Bilimleri Enstitüsü Dergisi, Sayı 10-11

KASTAMONU

Yıldız Karayel

Rıfat Ilgaz, 1981

1982 Orhan Kemal Roman Ödülü
1982 Madaralı Roman Ödülü

Planını çizdiğim yolu bana diploma verenler görse, verdiğine vereceğine lanet eder… Bu yol tam memleket işi… Az gelişmiş memleketin yolu böyle olur işte. Karadeniz’in yolunun her kilometresi ortalama yüz milyon liraya mal oluyor. Kayaları delemezsin. İyisi mi, bizim gibi yaparsın. Katırı salıverirsin, nereden giderse arkasından krokisini çizersin. Yol dediğin böyle olmaz, cetvel tahtasını tutacaksın haritanın üzerine yapıştırıp çekeceksin çizgiyi… (…) Şaduman altına bir iskemle çekip oturmuş, Mühendis Cengiz’i dinliyordu. “Haklısın beyim!” dedi. “Çok doğru söylüyorsun! Bu sahil yolu yüz yıldır kalmış. Babalarımız, dedelerimiz düşmüşler, ak torbalarını sırtlarına vurup yayan yapıldak yollara. Kış dememişler, yaz dememişler çekmişler çarığı, dağ tepe gitmişler… Balkan Savaşı… Yol yok… İstiklal Savaşı… Yol yok. Demokrasi gelmiş, gene yok! Kasabaya hala katırın sırtında gidip geliyoruz… Çoğu zaman gidiyoruz da gelemiyoruz… Yola çıkamadığımız da oluyor, kar bastırdı mı… Varsın hükümetten çağırsınlar!”
“Eh, en sonunda siz de kavuşuyorsunuz işte yola!” dedi.
“Yolun böylesi olmaz olsun, tarla toprak elden gittikten sonra!”
“Yol dediğin böyle yapılır. Ya tarladan geçer ya topraktan… Başka nasıl olur sanıyorsun!”
“Amma hep fakirin, fukaranın tarlasından, toprağından geçiyor!” diyecek oldu. Dostluk kurar, belki yola getiririm ilerde, diye düşündü. Çınar Yayınları, 2016, s. 66.
Hakkında:  Rıfat Ilgaz’ın Madaralı Roman Ödülü alan bu romanı, Karadeniz’in Kıyıcığında ile birlikte bir Batı Karadeniz panoraması oluşturuyor. (…) Yıldız Karayel‘de, yetersiz topraklarını ekip biçmeyle geçinmeye çalışan köylülerin yaşamı var. Orman ürünlerinin kesimi, kara ve deniz taşımacılığı, doğayla birlikte düzensiz bir ekonominin kurbanı olan kıyı köylülerinin bütün yaşamı ve yaşama karşı olan tutkuları. Yıldız Karayel, Rıfat Ilgaz’ın kaleminden gene bize Karadeniz’i sunuyor. Doğan Hızlan, Cumhuriyet Gazetesi 20 Mayıs 1982, s. 5.

KAYSERİ

Acemiler

Erhan Bener, 1952

Avukat Refet Bey’in evi, Keçikapı’dan Talas caddesine çıkan kestirme yolun üzerindedir. Kayseri’de eşine az rastlanan ahşap bir yapı. Kenarları fırlamış, yüz tahtaları kararmıştır. Kapının numarası Arap rakamlarıyla yazılmış. Su, elektrik plakaları Türkçe, damın bir ucunda bir at nalı, bir boynuz, bir çift mavi boncuk sarkar. Geçmişte yangın tehlikesi geçirmiş saçaklar, kopuk kopuk, kömürleşmiş. Pencereler dar, perdeler sımsıkı örtülüdür. Çıngırağın ipi çekilince, payandaları alınıverse yıkılacakmış gibi duran ikinci katın köşe penceresindeki perde aralanır, çekingen bir yüz, gelenin kim olduğuna bakar. Ayrıntı Yayınları, 2012, s.32. 
Hakkında:  Kayseri, roman kişilerinin aldıkları kararlarda, hayatın akışına kapılışlarında ve güçsüzlüklerini algılayışlarında en etkin öğedir. Ömer, ait olduğu toplumsal sınıfın törel yargıları altında ezilmekte; Necdet ve Nesrin’in aşkı bu küçük kentte umutsuz bir şekilde bitmekte; Tahsin için ise kent bir var oluş sorununa dönüşmektedir. İnsanlar ve olaylar bu kent içinde kaynaşmakta, kent akışa karşı koyamayan kalabalıkları barındırmaktadır. Kayseri, sokakları, kahveleri, ören yerleri, istasyonuyla roman kişileri için birere mekan olduğu kadar, kentin kimliğini yansıtan, ruhunu yaşatan ortamlar olarak da betimlenirler. Kimi zaman da kent hakkında yapılan tasvirler, izlenimciliğin dışında sembolik anlamlar kazanır. Kayseri, bu şekilde heybetli, ulaşılmaz, varlığıyla insanın toğlumun üstünde bir kent olarak belirir. Aşılmazlığıyla insanları ezer, bir örnekleştirir. Betül Mutlu, Cumhuriyet Kitap Eki, 06 Aralık 2012, s.13.

KIRKLARELİ

Bıyık Söylencesi

Tahsin Yücel, 1995

Güzel, çok güzel,” diye mırıldandı. “Ben ömrümde böyle bıyık görmedim, resimlerde, fotoğraflarda, hatta düşümde bile görmedim.” Büyük bir coşku içinde, konuklarına yer gösterdi, kendisi de Cumali’nin karşısına oturdu, gözlerini bıyığına dikti, uzun süre, hiçbir şey söylemeden baktı öyle, neden sonra gülümsemeye başladı, “Evet, doğru, düşümde bile görmedim,” diye yineledi tutkulu bir sesle. Gene sustu, sonra, gene aynı tutkulu sesle, “Ama ben bu bıyığı tanıyorum, öteden beri tanıyorum: bu bıyık geleneksel Türk bıyığı, leventlerimizin, yeniçerilerimizin bıyığı, üç kıtada at koşturmuş atalarımızın bıyığı,” dedi. Arkasından, uzun ve karmaşık bir biçimde, sözlerinde çelişki aranmaması gerektiğini, Cumali’nin “şu gördüğümüz” bıyığının yüzyıllardır tüm Türk bıyıklarının olmaya yöneldiği, yani olması gereken bıyık olduğunu, belki de tarih içinde “ipi ilk Cumali’nin göğüslediğini”, bu nedenle kendisine ve kendisine yardımcı olanlara “minnet ve şükran” borçlu olduğumuzu, devletin de, yirminci yüzyılda, Anadolu’muzun bu cennet köşesinde, bu küçük ve şirin kasabada, en kusursuz biçimiyle ortaya çıkmış bulunan geleneksel Türk bıyığının üstünde titreyip ona her türlü desteği sağlamak zorunda olduğunu anlattı. Can Yayınları, 2016, s. 47
Hakkında:  (…) romanın konusu, günümüzün temel sorunlarından biri: göstergenin (ya da kimilerinin deyimiyle, imgenin) toplum içinde kullanımı, işleyişi, algılanması, giderek güçlenmesi, gösterdiği şeyin yerini alması, onu gösterir görünürken, ezmesi. Bıyık, ne denli görkemli olursa olsun, yalnızca bıyıktır. Ama bizim romanda, erkekliğin, yakışıklılığın, daha da önemlisi kitlenin şanlı geçmişinin ve şanlı geleceğinin göstergesi, yani, kendi özüne dönme görüntüsü altında, bir yabancılaşma etkeni olur. Bu arada, herkesten önce, kendisini taşıyan adamı yabancılaştırır, yavaş yavaş, onda gösterir göründüğü şeyden, erkeklikten bile uzaklaştırır onu. Çağdaş Söylenler’in unutulmaz yazarı Roland Barthes, yıllar önce, bakıp usanmak bilmeden göstergenin doğallığını yıkmak için savaşmaktan söz ediyordu. Bıyık Söylencesi bunu yapıyor bir bakıma, kendi çapında, kendi araçlarıyla. Tahsin Yücel, Cumhuriyet Kitap Eki, 8 Haziran 1995, s.6

KOCAELİ

Sessiz Ev

Orhan Pamuk, 1983

1984 Madaralı Roman Ödülü

Sustular. Uzun bir sessizlik oldu sonra. Her yıl iki yanına yeni ve çirkin beton yapılar dikilen yokuşu çıktık, seyrekleşen bağlar, kiraz bahçeleri ve incir ağaçları arasından geçtik. El radyosu, özelliksiz bir “hafif Batı müziği” çalıyordu. Uzaktan denizi ve Cennethisar’ı görünce galiba çocukluğumuzda duyduğumuza yakın bir heyecan duyduk, sessizlikten anladım, ama çok sürmedi. Hiçbir şey konuşmadan yokuşu indik, kısa pantolonlu, mayolu, yanık tenli kalabalık ve gürültü içinden geçtik. (…) Arabayı bahçeye soktum ve her gelişimde sanki daha da eskiyip boşalan evi kasvetle seyrettim. Ahşap doğramaların boyası dökülmüştü, sarmaşıklar yan duvardan ön duvara atlamıştı, incirin gölgesi Babaanne’nin kapalı pancurlarına vuruyordu, alt katın pencere demirleri pas içindeydi. Tuhaf bir duygu sardı içimi: Daha önceleri alışkanlıktan farkede-mediğim korkunç birşeyler vardı sanki bu evde de şimdi şaşkınlık ve kaygıyla seziyordum. Büyük ön kapının bizim için açılmış olan hantal kanatlarının arasından gözüken Babaanne ile Recep’in içerdeki nemli ve ölü karanlığını seyrettim. İletişim Yayınları, 2006, s. 40.
Hakkında: Bu romanında bir ailenin yetmiş yıllık geçmişini, aradan geçen yetmiş seksen yılda oluşan tarihsel gelişimi sergiliyor Orhan Pamuk. Ama doğrudan doğruya tarihle bağlantılı olan bu romanı, bir tarih kitabı okur gibi okumuyoruz. (…) Orhan Pamuk bu romanında Osmanlı’dan bu yana gelen siyasal çizgiyi, Doğu’yu iyiden iyiye aşağılayacak kadar Batı hayranı Osmanlı aydınını, günümüz Türkiyesinde çeşitli katmanlardan tiplerle birlikte geçmiş dönemde yaşanan siyasal olayları kendisi için yeni denilebilecek bir anlatım tekniğiyle sergilemeyi amaçlamış. Zeynep Özkan, [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, 2015, Evrensel Basım Yayın, s. 517]

KONYA

Küçük Ağa

Tarık Buğra, 1963

Önce Tekke Deresi’nin üstü karardı, sonra şimşekler çakmaya başladı, ardından da yağmur boşandı. Kasabanın doğuya meyilli sokaklarında sağlı sollu ırmaklar peyda olmuştu. Gökyüzü neyi var neyi yoksa boşaltacak gibi idi. Akşehir 1919’un baharını, büyük çöküntüden sonraki ilkbaharını karşılıyordu: Parasızlık, yokluk ve açlığa karşı belli belirsiz bir ümit baharı bekliyordu. Bu ümidin hatta adını söyleyebilecek bir babayiğit zor çıkardı. Fakat ne de olsa artık üşümeyecekler, hiç değilse soğuktan kurtulacaklardı. Ve soğuk, yaşlılarla çocuklar için açlık kadar yıkıcı idi, açlıkla büsbütün katlanılmaz oluyordu. Ötüken Neşriyat, 2001, s. 7. 
Hakkında: Her yazarın gönlünde bir büyük konu yatar. Hatta bunu yazmak için doğmuştur. Benim için de Küçük Ağa böyledir. Neden mi? Garp Cephesi Komutanlığı Akşehir’e geldiğinde 3.5 yaşındaydım. O günlerden bir takım fotoğraflar kaldı kafamda. Yaralıların yatırıldığı okul evimize komşu olan binaydı. Sedyeler bahçeye taşmıştı. İniltiler, feryatlar, sayıklamalar kulağımıza gelirdi. Cepheye sevk edilen askerlere kapı önlerinde su verirdik. Top sesleri duyulurdu. Bunlar birer fotoğraf gibi kazındı beynime. Savaşın önemini düşünmeden kavradım. Önce Ağır Ceza Reisi, sonra avukat olan babam kasabada saygın bir kişiydi. Topal Gazi diye anılan bir arkadaşı vardı ki üstü başı dökülürdü. Onunla yazıhanesinin arka odasında oturup akşamları bir-iki kadeh içtiklerini gördükçe üzülürdüm. Yakıştıramazdım babama bu adamla dostlu etmesini. Bir gün eve dönerken, Belediye Meydanı’nda bunu kendisine söyledim. Hayatım boyunca babamdan yediğim ender tokatlardan biri işte o an suratıma indi. “Kim o, biliyor musun?” dedi babam. Ben ağlıyordum. Eve vardığımızda anlattı. Topal Gazi Kurtuluş Savaşı kahramanlarındandı, büyük yararlıklar göstermişti. Sanırım Küçük Ağa‘daki Çolak Salih tipi o zaman yer etti kafamda. Yazar oldum, konu peşinde sürttüm durdum. Ama alttan alta hep Küçük Ağa, hep Kurtuluş Savaşı işledi. Yakından tanıdığım, törelerini, değer yargılarını bildiğim insanları o çetin dönemeçte anlatmak istedim. Tarık Buğra, Cumhuriyet Gazetesi, 25 Mart 1984, s. 14

MALATYA

Namuscular

Kemal Tahir, 1974

İyi ama Kezban kerhaneye kendi isteğiyle gitmediği gibi, kerhaneyi de kendisi icat etmiş değildir. Ben gördüm. Bir bekçi, bir polis bir sürü de kalabalık yavrucağı arkasından iteleyerek zorla oraya götürdüler. Bir sürü nizam onu orada, aynen bizi burada tuttuğu gibi, zorla tuttu. Şu halde, Memet’e fenalık eden sâde Kezban değil, aynı zamanda kerhane ve kerhaneyi zarurî kılan şartlar.(…) Kerhane kalûbelâdan beri mevcut olduğuna ve hayırlı bir rüzgâr esmedikçe daha asırlarca mevcut olacağına göre ve bu akşam artık Kezban orada yok diye Malatya şehrinin genel birleşme evinde sermayelerden birisinin eksil meşinden başka bir değişiklik vuku bulmadıysa, kızı öldürmek neyi halletti? İthaki Yayınları, 2008, s. 110
Hakkında: [Namuscular‘da] Kemal Tahir, gazeteci Murat’ın kişiliğinde daha çok kendi yaşantısını dile getirmiştir. Sahife kenarlarına koyduğu notlardan anlaşıldığına göre, bütün mahpusların uyuduğu korkunç hapishane gecelerinde sabahlara kadar çalışarak bu sarı defterleri üst üste yığmış, korkunç hapishane yıllarını, oradan oraya sürülmelerini tadına doyum olmayan türkçesiyle anlatmıştır. Anadolu hapishanelerinin koyu zindanları, gerçek insan sömürüsü, mahpusların ıstırapları, sevinçleri, heyecanları, bütün bunların hepsi otantik olarak verilmektedir. Kişiliğini yapan görülmemiş cesaret, metanet, soğukkanlılık, şakacılık ve insancıl davranışlar, bu romanlarında da açıkça görülüyor. Eşi Semiha Kemal Tahir, Namuscular, İthaki Yayınları, 2008 

MANİSA

Anayurt Oteli

Yusuf Atılgan, 1973

İstasyonun arkasındaki alandan ana caddeye çıkan sokağın karşısında, eskiden zengin Rumların da oturduğu bir semtte olduğu için yanmadan kalmış yapılardan biri, üç katlı bir eşraf konağı. (Keçecilerin Rüstem Bey Yangın’dan bir süre sonra İzmir’e yerleşince eskiden nüfus kâtibi olan Ahmet Efendi’nin üstelemesiyle konağı otel yaptı. Zamanla her kata ayakyolu, odalara lavabo yapıldı; salonun, sofaların, odaların tahta tabanları, merdivenler kalın muşambayla kaplandı. Yıldan yıla o kasaba oteli kokusu da sinince içine eski konak bir otel oldu. Rüstem Bey’in anlattığına göre konağı geçen yüzyılda dedesi Keçeci Zade Malik Ağa yaptırmış. Kapı kemerinde, şimdi otel levhasının altında kalan, ak mermer üstüne kabartma bir yazı varmış. O zamanlar kasabanın ileri gelenlerinin doğan çocukları, ölen yakınları için tarihler düşürüp birkaç kuruş kazanan bir yerli ozan, konak yapıldığında ‘ebced’le bir şeyler uyduramadığından olacak, ölçüsü ne aruza ne heceye uyan tuhaf bir tarih yazmış:
Bir iki iki delik
Keçeci Zade Malik
Arap rakamlarıyla ‘bir, iki, iki delik’ bin iki yüz elli beş ediyor; şimdiki tarihle bin sekiz yüz otuz dokuz. Caddeye bakan yüzü aşı boyalı. Üç mermer basamakla çıkılan dış kapı iki kanatlı, yarıdan yukarısı camlı, demir parmaklıklı, kapının iki yanındaki iki büyük pencere de parmaklıklı; öteki katların pencerelerinde parmaklık yok. Kapının üstündeki kemerde koyu yeşil üstüne ak yazılı büyük teneke levha: ANAYURT OTELİ. Can Yayınları, 2017, s. 13.
Hakkında: Ahmet Hamdi Tanpınar Hocamın roman konusunda en çok tekrarladığı cümlelerinden biri şuydu: “Bir romanda verilebilecek şeylerin azamisi, ferttir. ” İşte bu kitapta o var. Pek çok yazarlarımızın, hep olaylar dizisini ön plana almak, gerçeği taklitle yaşatmak eğilimi yüzünden ihmal ettikleri insan. Üstelik bir otelde, gözününde; on sekiz yıl boyunca kimsenin bakmadan, görmek gereğini duymadan, tanımak ihtiyacını düşünmeden önünden gelip geçtikleri sıradan bir insan… (…) Özellikle Cumhuriyet sonrası edebiyatımızda yazalarımız, sorumlu bir görevliliğin gereiyle bize nice “küçük insan” tanıttılar. Arada “mariz tipler” diyebileceğimiz hasta ruhların düğümlerini açıklamaya çalışan emekler de oldu (…) Ama hiçbirisinin eserinde, bir insanın doğum öncesindeki kuşaklar kalıtımından başlayan oluşumu – kendini bir şeyler sanmanın umutlariyle birlikte- yalnızlık ve sevgisizlik dünyasının deliliğe varılan sınırlarına kadar böylesine başarıyle ve inandırıcılıkla işlenmemişti sanıyorum. Rauf Mutluay, Cumhuriyet, 20 Aralık 1973, s. 6.

MARDİN

Tüfekliler

Ümit Kaftancıoğlu, 1974

Atatürk Cumhuriyeti kurulur. Yurt toprakları üstündeki bütün kurumlar, beylikler ne var ne yok Ankara’ya bağlanır. (…) Kasro Kanco, Atatürk’ü tanımaz, baş eğmez Ankara’ya. Yıl 1925’tir. Ankara, Atatürk, Kasro Kanco’nun dikbaşlılığını öğrenir öğrenmez bir bölük jandarma çıkarır Mardin’den. Jandarma Kasro Kanco’yu kuşatır. Askerler şatoyu iyice bilemezler. Ne içini, ne dışını. Kuşatma sonunda görülür ki, kırık dökük piyade tüfekleriyle şato kırk yıl kuşatılsa kılı kıpırdamaz. Ankara’ya bildirilir durum. (…) Sonunda Diyarbakır’dan kalkan bir topçu birliği, Karacadağ tepesine üslenir. Bu kez şatoya salık ulaştırılır. “Bildiğiniz gibi değil durum, cayın direngenlikten” denir. Şato böyle buyrukları bekliyordur, kesinlikle de “hayır” diyecektir. Der. Aracılar durumu daha bir açık anlatırlar şatoya, Kürtlere. Kürtler “la” demiş, “lo” demezler. Atatürk, şatoya top güllelerinin savrulmasını buyurur. Birkaç mermiden birisi Kasro Kanco’nun çöle bakan mazgallarından birini parçalar. Bir gedik açılır. Şatonun içindekiler topun gücünü anlar:
“Ere ere, bese lo, Kemalo başo” derler.
İşte şatonun görüp gördüğü devrim budur. Onun dışında Atatürk’ten, devrimlerden iz bulmak olanağı yoktur. Bir de şatodakilere verilen soyadı. Remzi Kitabevi, 1974, s. 47.
Hakkında: 1970’li yıllardan itibaren genel olarak öykü ve romancılığımızda gözlenen yönelimlerin farklılaşması sürecinde Ümit Kaftancıoğlu, özellikle Tüfekliler (1974) romanıyla feodal kalıntıların siyasal iktidarla ilişkilerini ele alır. Ağa, aşiret, politikacı ekseninde kök salan kirlenmenin, nasıl bir tortu üzerinde boy verdiğini ayrıntılarıyla sergiler. Feodal gerilimin, kent siyasal yaşamıyla birlikte işlenişinin çarpıcılığı, onun bu çalışmasında, otobiyografik çerçevenin bir aşiret tipolojisine yansıtılışı bakımından önemli bir eksene oturur. Bu yapıt aynı zamanda Türk edebiyatında feodal beylerin, cumhuriyet dönemi içerisinde siyasal iktidarla ilişkilerini irdelemek, siyaset ve hükümet etme kurumlarının, güçlü bir sanatçı önsezisiyle, 1990 ve 2000’li yıllardaki yerel ve ulusal ölçekteki izdüşümünü görmek bakımından da önemlidir. Bu gerçeklik, Kaftancıoğlu gibi, diğer enstitülü yazarların öngörülerinin nasıl tarihsel bir bilinçle perçinlenmiş olduğunu görmek bakımından önemlidir. Halkı; paylaşımcı olduğu kadar yeri geldiğinde nasıl da çıkarcı olduğuyla, direngen olduğu kadar yeri geldiğinde nasıl da üzerine ölü toprağı serpilmiş bir halde teslim olabilirliğiyle de tanıyabilme ayrıcalığıdır. Metin Turan, http://www.telgrafhanesanat.org/edebiyatta-kisilik-ve-umit-kaftancioglu-1756.html

MUĞLA

Aganta Burina Burinata

Halikarnas Balıkçısı, 1945

Rahmetli babamı anarlarken, “Nur içinde yatsın, ya da, “Toprağı bol olsun, demezlerdi. Çünkü, babam denizde boğulmuştu. Ama, boğulan yalnız o muydu? Soyumuzdaki erkeklerin çoğu, denizde kalmıştı. Anam, kaptan kızıydı. Babama varınca kaptan karısı oldu. “Babamı doyasıya göremedim. Evlendim, kocamla iki aycağız sürekli yaşayamadım” der, beni gösterir, “Buncağız da denizci olursa ne yaparım? Kaptan kızı, kaptan karısı olduğum yetmezmiş gibi bir de kaptan anası olmasam bari” diye eklerdi. Mezarlık servilerinin altında ninelerim, teyzelerim yatarlardı. Oysa, erkek akrabamın mezar taşları yoktu. Neredeydiler? İnsan çeşitli yerlerde ölür -ne bileyim, dağda, taşta, savaş alanlarında- ama, denizden başka her yerde bir izi, bir kemiği, dikili bir mezar taşı kalır. Denizde boğulan denizcinin ise, tıpkı bir hülya, bir rüya gibi, tam bir kayboluşu, bir silinişi vardır. Anam, “Ne olacak, toprak insanı topraktan, deniz insanı da sudan yaratılır. Topraktan olanlar toprağa dönerler, sudan olanlar akıp denize karışırlar” derdi. Bilgi Yayınları, 1997, s. 7. 
Hakkında:  Ölüleri, dirileriyle, balıkçıları, açık deniz gemicilerinin yaşayışlarını anlatan Aganta Burina Burinata (1946), Halikarnas Balıkçısı’nın en iyi eseridir. Bilinen roman ölçülerine uygun, mekan içinde, bütün zaman içinde genişliğine ve derinliğine işlenmiş, kişileri konuya göre kademelendirilmiş, muvazeneli bir kuruluşu yok. Burada eserin asıl kişisi ‘deniz’dir, tabiat ortasındaki muhteşem ve mitolojik varlığı ile ‘Ege Denizi’. Kişiler, denizi anlatmak için birer bahanedir; deniz herşeyin üstünde varlığını duyurur. Rüzgarın, denizin üstünde yaşanların hallerini anlatırken olduğu kadar hiçbir yerde kılı kırık yararcasına itinalı değildir. Karaya ait konularda sıkıntılı, tez canlıdır. Ama denizin gece, gündüz, fırtınalı, sakin hallerindeki güzelliği tasvir ederken, yazarın; insanları da meselelerini de ikinci plana bırakışını bazen haklı buluruz. Tahir Alangu [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 102]

NEVŞEHİR

Unutkan Ayna

Gürsel Korat, 2016

2017 Orhan Kemal Roman Ödülü

Nevşehir’in tek çerçisi Boğos’u sabaha karşı vurdular.”
Bu söz, Çerçi Boğos’un aklından şöyle bir geçti. Bir tanıdığı söylemiş de aklında kalmış gibi. Gökyüzü karanlıkla sarmalanmıştı, yıldızlar ışıl ışıldı, bir bağ yolunda durup atını dinlendirirken, uzaktan uzağa şakıyan bülbülün sesini dinleyerek elindeki kayısı kurusunu ağzına attı; sonra meyvenin ekşiliğini damağında duya duya ölümü düşündü, dilini dudağını büzerek geceyi dinledi. İğde ağaçlarının çiçek açma zamanıydı, yol boyunca dizili ağaçlardan iğde kokusu geliyordu.
“Vurulup ölsem” diyerek kahırlandı Boğos, başını dünya boş anlamında sağa sola salladı, “Nevşehirliler bana acıyacak değil ya…” Yekinip ayağa kalkmak için elini yere bastırdı, ıhlayarak doğruldu; yük taşımaktan beli incinmiş olmalıydı, kayısının ne de güzel ekşisi vardı.
Vurulup ölsem… Nevşehirli bana acımaz da, artık kimsenin getirmez olduğu kayısı kurularına, pestillere, pekmezlere acır. Kim getirecek bunları, tek çerçimiz oydu, der. Yapı Kredi Yayınları, 2016, s. 13.
Hakkında: Kapadokya’yı yazarken kendi içimde dolaşıyorum. Orayı anlatırken ölümsüzlüğü sınamak kadar yanıltıcı bir duyguyla göneniyorum. Kapadokya’nın ışığı, dokusu, kokusu, dili, tarihi, evleri, bulutları, otları, kayaları, yolları, bu dünyanın hiçbir yerinde hissetmediğim bir “ben’e dönüş” yaratır içimde. Kanımca yazar, kendi bedeninde ve ruhunda tüm insanlığı sınar; bunu yapıyorum evet ama kendi bedenimi, aklımı ve düşlerimi de Kapadokya’da sınıyorum. Bunu yapabildiğim tek yer orasıdır. Gürsel Korat, Cumhuriyet Gazetesi,  18 Nisan 2016.

NİĞDE

Küçük Paşa

Ebubekir Hazım Tepeyran, 1910

Nazikter, Selime’nin yüzüne bakıp latifeye delilet edecek bir eser göremeyince, evza-ı istiğrab ile Selime’yi kuşkulandırmayacak bütün malumatını anlamak için suallere devam etti:
-Pekala, peygamber kimdir?
-Allah’ın torunu.
-Babası kimdir?
-Adem babamız.
-Anası da Havva anamız olduğunu tabii bilirsin, sormaya hacet yok. Namaz nedir?
-Köyde erkeklerden bazıları boş kaldıkça kılar, dişi ehliler kılmaz; sevaplı bir iştir.
-Devlet nedir?
-(Bu kadar basit bir sual ile tahmik edildiğine canı sıkılmış gibi bir tavır ile) Bunu herkes bilir: Köylerden vergi asker alır; vakat (fakat) kendisi gelmez, kuduz gibi zabityeleri (zabtiyeleri) saldırır, zift gibi yapışan tasildarları (tahsildarları) yollar. İnkilap Yayınları, 2011, s. 36. 
Hakkında:  … Küçük Paşa, edebiyatımızda Karabibik’ten sonra köye yönelen ikinci eserdir. Orta Anadolu’nun -belki Niğde’nin- yoksul köylerinden birinin yaşama koşulları, bir ana ile oğulun başından geçenlerin çevresinde verilmiştir. (…) [G]erek çevrenin ve olayların anlatılışı, gerek kişilerin ruh hallerinin çözümlenmesi bakımlarından eserde, yer yer, gerçekten başarılı noktalar vardır. Fakat bütünüyle Karabibik’teki başarıya ulaşılabilmiş değildir. Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman, Kapı Yayınları, 2016, s. 311.

SAKARYA

Sarduvan

Faik Baysal, 1944

1994 Orhan Kemal Roman Ödülü

Sarduvan’ın gerçek adı Serdivan’dı. Ben daha çok Sarduvan’ı sevdim. Bana ötekinden daha sıcak, daha hoş, daha cana yakın geldi. Zamanın acımasız bir katil olduğunu söyleyenler haklıydı. İnsanların ağzında yuvarlana yuvarlana Sarduvan oluveren bu Serdivan’a ne demeli? Bütün gözyaşlarına karşın giderek ısınmaya başladığım bu köyün tüm varlığı tahta bir cami, iki kiremit ocağı, bir sinek ordusunun gece gündüz talim yaptığı pis bir kesimhane, birkaç ağanın topraklarıyla sımsıkı çevrili olan, azar azar yeşillenmeye ve ormanlaşmaya yüz tutan tepeler dizisi, bir de akşamdan akşama dev ağaçların dallarına tüneyen ve sabahı iple çeken aç gözlü kargalardı. Ben de bu kargalardan biriydim. Hepsini çok kıskanıyordum yine de. Onlar istedikleri yere uçup gider ve karınlarını kolayca, hiç çalışmadan doyururken ben daha dürüst yürümeyi bile beceremiyordum yeryüzünde. Ha, unutmadan söyleyeyim. Nedense bunu çok geç fark ettim. Taze ot ve camıs kokan o buruk hava bir daha burnumdan çıkmadı. Bu koku her yerdeydi. Suda, insanların elinde, yüzünde, içinde, kısır düşlerin sabun köpüğü gibi uçup söndüğü garibanların dünyasında yapış yapıştı. Dere boyunda tokaçla dövülen gelincik kırmızısı, kayısı sarısı, pişmiş ayva renginde, ısırgan yeşili mintanlardan acı ve yoksulluğun kirini çıkarmak kolay, güzün sarıcılığına sinen bu kokuyu söküp atmak olanaksızdı. Can Yayınları, 1993, s. 12.
Hakkında:  Türk (Anadolu) köylüsünün 20. yüzyıl içindeki yaşam (ölüm kalım) savaşımında bütün bir insanlık dramını başarıyla dilegetiren, bir toplumun en alt kesimi sayılan “ayaktakımı”nın ezik, acıklı dışlanış serüveninde bütün insan topluluklarının hala en büyük ayıbı “ayrımcılığın kıyımı”nı güzel Türkçesiyle eşsiz bir tablo inceliğiyle dokuyup çizen çok değerli yazarımız Faik Baysal’ı bir kez daha selamlıyorum. Onun ancak Kazancakis, Gorki, İstrati, Şolohov türünden büyük yazarlara özgü “Akdeniz havzası duyarlılığı” önünde saygıyla eğiliyorum. Tansu Bele, 7 Ekim 1993 Cumhuriyet Kitap Eki, s. 8.

SAMSUN

Savaş ve Açlar

Hasan İzzet Dinamo, 1968

Hemşire Hanım” dedi, “kocanız Temel Çavuş, Sarıkamış’ta soğuktan donarak öldüğünden şehit sayılmadı. Onun için şehit maaşı alamadınızsa da, oğlun Ali, kurşunla vurularak öldüğünden şehit sayılıyor. Hemen bugünlerde hükümete başvurarak bir lira tutarındaki şehit maaşı cüzdanını al.”
“Kumandan, Kumandan, altı boğazı bir lirayla mı doyuracağum?”
(…)
“Al bunları, çocukların karnı boş kalmasın. Tersliğe bak ki çocukların hepsi de küçük. Tabakhaneye köpek boku toplayamayacak kadar küçük. Yoksa rejiye gönderir, tütünde çalıştırır, olmazsa sırtına bir teneke bağlayıp eline bir maşa vererek köpek boku toplatırdın. Ne yazık ki senin yavrular, bunların hiçbirini yapamayacak kadar küçük.” Tekin Yayınevi, 2017, Sf.201
Hakkında: Ben çocukluğumdan beri savaş düşmanı ve barışseverim. Bunu bende büyütüp çiçeklendiren de Birinci Dünya Savaşı’nın içime yerleştirdiği karanlık ve korkunç savaş kompleksi olmuştur. Enver Paşa’nın Sarıkamış fatihi olmak isterken Allahüekber dağlarında karlı tipili bellerinden aşırıp öteye düşürmek istediği yüz bin talihsiz Türk ordusunun saflarında, babam Ahmet Çavuş’la ağabeyim Ali de vardı. Bu iki halk çocuğu da Allahüeker dağlarının o korkunç tipileri arasında seksen bini aşkın Türk çocuğuyla bozulup gitti. Henüz beş yaşında bir çocuk olan benim için savaşın anlamı işte buydu. Eve ekmek getiren babamla ağabeyimin bir daha dönmemek üzere alıp giden savaş yılları, bize bol bol açlık ve ölüm getirmişti. Kardeşlerim açlıktan kırıldılar. Annem kahrından ölüp gitti. (…) İşte Savaş ve Açlar romanı, Allahuekber dağlarının tipileri arasında boğulup giden iki Trabzonlu askerin Samsun’da açbiilaç bıraktığı kalabalık çoluk çocuğun korkunç öyküsüdür. Hasan İzzet Dinamo [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 202]

SİİRT

Sürgün

Behzat Ay, 1975

Kış bütün şiddetiyle başladı. Okulun sobası yok. Köylü yoksul. Toprağı, suyu olmayan bir köy. Bu köyün eski adı Kanikan. Kürtçe, köy burada, çeşme nerede demek. Adını değiştirmişler köyün, durumunu değiştirmemişler. Yine susuz. Komşunun sarnıcından geceleri su çalarak içecek suyumuzu sağlıyoruz. İnceleyin. Ve aynen yazın. Utanırsa ilgililer utansınlar. Milli Eğitim Müdürlüğü soba almıyor. Köylü okulla ilgilenmiyor. Köy bütçesinde okula bir şey ayrılmamış. Tuttuk kendi paramızla köy okuluna soba aldık. Sanki çok paramız varmış gibi. Üstelik hamallığını da yaptık. Suç mu?” (…) Harap olmuş bir okul. İki derslikli. Dersaneler kupkuru. Aylardan aralık. Öğretmenler aylıklarından kısıntı yaparak soba alıyorlar. Öğrencilerin çoğu kitapsız, deftersiz. Birkaç eski sıradan başka görünürlerde hiçbir araç gereç yok. Çocukların giysileri lime lime. Gözleri trahomdan kanlı. Öğretmenler sıkıntı içinde. Neyi, nasıl denetleyeceğim? Bir de soruşturma… Gülünç! Binlerce köyde okul yok, biliyoruz. Olanda ne oluyor sanki? Böyle okulculuk, eğitimcilik ne işe yarar? Eğitim Bakanlığı Barış Gönüllüleri (!)ne gösterdiği ilginin az kadarını da kendi ülkesinin öğretmenlerine gösterse, azımsanmayacak şevk, heyecan doğar. Ama nerdee!? Tekin Yayınevi, 1975, s.52.
Hakkında:  Behzat Ay, sürgünden sürgüne gezmiş bir aydın olarak, elbette, günün birinde bunların ürününü verecekti. İşte onun çoktan beri elimde bulunan Sürgün kitabını, daha doğrusu romanını okurken sürekli ayaklanış duygulariyle sarsıldım. Gerici, faşist düzenin, kaynak suları gibi tertemiz, idealist bir özle dopdolu, son kerte çalışkan bir ilk öğretim müfettişini güney doğu illerimizin kayalıklarında yaralı bir keklik gibi sektirerek dolaştırıp yıpratmasını ayaklanmadan okumak elde değil! Kara düzen, çok pahalıya mal olmuş en gerekli aydınları acımaksızın harcamak uğruna nasıl harıl harıl, koordine çalışıyor. (…) Ben de belki bu kara düzenin ilk kurbanlarından bir öğretmen olduğumdan olacak, Behzat Ay’ın yazdıkları içimdeki çok eski yaraları bir kez daha depreştirdi. (…) Belki hiçbir ulusun tarihinde, zamanımızda olduğu gibi, öğretmen, siyasal yöneticilerden böyle aşağılama, kıyım görmemiştir. Burjuvazinin temsilcileri, öyle çok mal mülk yağmasına koyulmuşlardır ki, işçi sınıfına bunun kırıntısı düşmesin diye onu aydınlatmağa, en insancıl hakkı olan okuyup yazmayı onlara öğretenlere düşman kesilmiş, on bin öğretmeni işçi olarak Almanya’ya kaçırtmış, bana bir sözcük öğretenin kulu kölesi olurum diyen kutsal deyişlerin üstüne yürümüştür. Hasan İzzet Dinamo, Cumhuriyet Gazetesi, 13 Ağustos 1976, s. 6.

SİVAS

Ateş ve Kuğu

Burhan Günel, 2004

2005 Yunus Nadi Roman Ödülü

Kalabalık, otelin bulunduğu Afyon Sokağı’nın başına kadar geldi, girmek istiyorlar. Kesinlikle o sokağı kapatın, kesinlikle! Ne yaparsanız yapın o sokağı kapalı tutun. Otolarla, minibüslerle barikat kuruldu. Kültür Merkezi’nin önünden çekilen kalabalık öteki gruplarla birleşmeye çalışıyor. Her yandan otele doğru taş yağdırıyorlar… Kuvvetin hemen yetişmesi gerekiyor, geç kalınmasın. Otelin önünde çok kalabalık var. Slogan atıyorlar. Sayın Valim, Madımak Oteli’nin önündeki kalabalık gittikçe artıyor; şu anda beş bin kişi dolayındalar… Otele beş metre kaldı. Kalabalığı kontrol edemiyoruz. Acele kuvvet gönderilsin… Saldırıyorlar, otoları yakıyorlar… Asker yetişmezse burası harap olur… Olaylar kontrolden çıktı. Müdahale edemiyoruz. Yangın otelin içine sıçradı. Madımak Oteli’nin içinde ve dışında yangın var… Kepenek Caddesi ile Hikmet Işık Caddesi’nde park etmiş otolar yakılıyor… Sesler kesiliyor, ışıklar sönüyor, karanlığın egemenliği başlıyor. Bozkır göğünde parlak yıldızlar. Yalımların kırmızı dili göğe yükseliyor, geceyi ısıtıyor. Sonunda çığlıklar da ıslıklar gibi kesiliyor. Ölüm sessizliği çıkıyor ortaya, yaşamı teslim alıyor. Alkım Yayınları, 2004, s. 293.
Hakkında:  Sivas olaylarında tarafım ben. Romanı, uzun bir şikâyet dilekçesine benzetirsek; yakınmacı durumundayım. Sıcağı sıcağına yazsaydım duygularımı bastıramayacaktım. ‘Taraf’ olduğum çok belirginleşecekti. Dolayısıyla, yazdığım metin büyük olasılıkla roman olamayacaktı. On yıl, olaya ve sonrasındaki olguya biraz daha serinkanlı yaklaşmamı sağlayabildi. Bunun dışında, her şey yerli yerinde duruyor. Yaşarken de yazarken de biliyordum bunun böyle olduğunu. Yazdıktan sonra yaşadığım süreçte, yangınının sürekliliğini iyice kavradım. Hem bireysel hem toplumsal yanıkların sızısını her an duyuyorum.” Burhan Günel, Varlık Dergisi Kitap Eki Eylül 2005, s.4.

TUNCELİ

Cemo

Kemal Bilbaşar, 1966

1967 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü

Yolda oynayanda kapar gelin ederler 9 yaşında kızı. Ak ne kara ne bilmezken kofiyi giydirirler başına. Avrat olur, ana olur, dahası erinin yedi sülalesine kul olur. Ekmekten çok dayak yer, kocası döver, kaynanası döver, görümü döver, kaynı döver. Koca evinde gelini dövmek helal. Tüm kabahatler gelinin Aş pişmeyende, iş bitmeyende suç kimin olursa olsun dayağı gelin yer. Çok döllemek, az döllemek kabahat. Urçan çıkmak büsbütün kabahat. Dölünü sevmek, okşamak kabahat. Ağzını açıp şu da şu demek kabahat. Kabahat olmayan yok geline. Canına tak diyenin baba evine kaçması da suç. Bu kez anası babası döver gelini, yüzgeri çevirirler. Koca evine dönende dayak daha bir helal olur. Dünyaya geldiğine pişman ederler gelini. Bu hakaretlere dayanan dayanır, 30’una varmaz koca avrat olur. Dayanamayan kendini ırmağa atar, kurtulur. Can Yayınları, 2016, s. 30.
Hakkında: Önce şunu belirtmeliyim; roman çapında beslenip gelişmiş bu serüven, Cano’nun, Cemo’nun, Memo’nun, Senem’in aşk ve dövüş yaşantılarıyla renkli bu Doğu Anadolu hikayesi: Konusuna denk düşen ilkel ve tatlı anlatımı, vazgeçilmez ağız taklitleri ve kelime tasarruflarıyla zengin bu gerçek masal dünyası, kahramanların görüş ve gösteriş öznelliğiyle kişisel bir tahkiye örneğidir. Ne yalnız bir hikaye, ne alışılmış bir roman… Belki bir halk hikeysi, bir destan tadında basitliğiyle büyük, yontulmamış dev bir anıt gibi güzelce, kaba, yepyeni ve benzersiz bir eser. Samih Emre [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 212]

ŞANLIURFA

Eşkıya Kuza

Osman Şahin, 2017

Aşiretçilikte, ağalarla marabalar “başlık parası” dedikleri için karılarını asla boşayamazlardı. Kadınlarla erkekler için boşanma, dul kalma geleneği yoktu. Kadın dayak yemiş, baskı ve zulüm görmüşse, evini terk etmek zorunda kalmışsa, baba ocağına dönmüş, sığınmışsa “Yaşlılar Heyeti” onları karşısına alırlar, sorgular, yargılardı.
Büyük aşiretlerin kendilerine özgü bir tür iç mahkemeleriydi onlar.
Yaşlılar Heyeti üç kişiden oluşurdu. Üçü de hacca gitmiş gelmiş yaşlılardan seçilirdi. Sakallarına kına gözlerine sürme çekerlerdi, yaz günü ayaklarına yumuşak deriden mestler geçirir giyerlerdi.
Yaşlılar Heyeti, sorguya çekecekleri erkekle kadını, eşit görmedikleri için onları karşılarına almaz, yan yana oturtmazdı. Erkek, dört adım önde, minder üstüne diz çökmüş olurdu. Kadın dört adım geride, hasırın üstüne oturur, yalnızca gözlerini açıkta bırakırdı.
Soruları ortadaki kına sakallı sorardı. Kına sakallı sorgularken kadın ağzını asla açamaz, konuşamazdı. Konuşması yasaktı. Kına sakallılara göre, kadın günah sebebiydi. Havva Ana gibi “elma şeytanı”ydı. (…) Kadının konuşması yasaktı. Konuşma yerine avuç içi büyüklüğünde yuvarlak bir dere taşı konulmuştu kadının elinin altına. Soru sorulunca kadın taşı eline alır, yanıt yerine “küt küt” vururdu yere. Kadının ne kadar şikayeti varsa taşı da o kadar yere vururdu. Taşın çıkardığı küt küt sesleri, konuşma yerine geçerdi. Can Yayınları, 2017, sf. 49.
Hakkında:  Osman Şahin’in “Eşkıya Kuza”sı şiddet, intikam, sevdiğini kaybetme ve doğuda kadın olma üzerine düşünmemizi sağlayan bir roman. Bir soru takılıyor akla: Kaç kişi öldürüldüğünde intikam alınır? Kaç kişinin ölmesiyle biter kan davası? Asuman Kafaoğlu Büke, Cumhuriyet Kitap Eki, 08 Haziran 2017, s. 6. 

UŞAK

Toz Duman İçinde

Talip Apaydın, 1974

Ayaklarının altını öpeyim beyim. Ben yoksul bir adamım. Elli şinik buğday yazmışlar. Nereden bulayım ben elli şinik buğdayı? Sakladın diyorlar, vallahi billlahi saklamadım. (…) Efendi tabanlarını öpeyim. Vallahi billahi saklamadım. Olup olacağı harmanda işte. İsterseniz hepsini alın. Başka yok diyorum, inan.
– Yıkın ulen, yıkın! Çıkarın çarıklarını! Dürzüler sizi! Oyun mu oynuyoruz burada ulen? Devlete borcunu vermeyen dürzünün kemiklerini kırarım ben. Vurun, gebertin!
Adamı yıktılar. Ayaklarını tüfeğe geçirip sopayla vurmaya başladılar. Zaptiyelerden birisi geride duruyordu. O pek karışmıyordu nedense. Ama öbürleri pek iştahlıydılar. Vurdukça adam sarsılıyor, tozun toprağın içinde debeleniyor, bar bar bağırıyordu.
İbrahim Bey dayanamadı.
Bırakın şunu Başefendi, dedi. Buğday saklayacak adam değil o. Beceremez. Zavallıın biri.
Zaptiye başı gülümsedi,
– Maksat köylüye gözdağı vermek ağa, dedi. Saklamak isteyen olursa ibret alsın. Literatür Yayınları, 2017, s. 97.
Hakkında:  Tarihi romanlarımız sıradan kahramanlık “menkıbeleri” olarak sunulduğu ve tarihsel romanların böyle olması gerektiği biçimindeki bir algı egemen olduğu için ne yazık ki yakın döneme, özellikle müthiş bir aydınlanma yaşadığımız 1940’lı yıllara kadar genellikle tarih bilincinden habersiz “romansılar” tarihten de soğutmuştu okurları. Talip Apaydın’ının “Toz Duman İçinde“, “Vatan Dediler” ve “Köylüler” adını taşıyan romanları sağlam tarih bilinci ve olanca gerçekliğiyle bugünleri anlamak için önemli bir fırsat… Öner Yağcı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki, 03 Kasım 2016, s. 14.

YOZGAT

Yılkı Atı

Abbas Sayar, 1970

1970 TRT Roman Başarı Ödülü

B ugün aklım Doru Kısrak’a takıldı. Çifte gittim geldim, onu düşündüm. Dışarıda kış geldim diyor. Ahırdaki saman belli. Ben, öküzlerin, tayın, kıratın yeygisini onunla paylaştıramam. Tayın arpasına ortak edemem. O, bu yıl başının çaresine bakacak. O, bu yıl “Yılkılık…”. Dağda ot kalmadı, çöp kalmadı. Köyün sığırı üç beş gün yaylıma ya çıkar ya çıkmaz. Nerde ise şimdi sığır döner. Harman yerinde yolunu kesersin, kısrağı çevirirsin. Burnunu dağa doğru dönderirsin, sürersin tepeye kadar. Varsın başının çaresine baksın. Bahara sağ salim elimize geçerse ne âlâ… Yook bir dereyi doldurursa, o da onun bileceği iş… E. Yayınları, 1971, s. 13.
Hakkında: Görünüşte etkili ve duygulu bir hayvan hikayesi; ama sadece o kadar değil. Bir toprağın kısmetini paylaşmakta aynı çaresizliklerde birleşen insanlarla hayvanların ortak kaderi. Yerel ağız özelliklerini koruyarak, duygularını ve davranışlarını ilettiği kişileri kendi koşulları içinde izleyerek yazılmış gerçekçi bir gözlem. Toplumsal dayanışmadan yoksun dar çevrenin insafsız yokluğu içinde yalnız kendi evini, yalnız kendi çiftini, yalnız kendi kurtuluşunu düşünen; hayallerinde bile aynı çıkarcı davranışla çevresini ezen karamsar bir bencillik. (…) Duygulu bir hayvan hikayesi değil, anlamlı bir köy gözlemidir eser. Saygı ve özen gösterilmesi gereken bir ilk eser. Rauf Mutluay [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 322]

ZONGULDAK

Yanartaş

Mehmet Seyda, 1970

1970 TRT Roman Başarı Ödülü

Ü çüncü vardiya işçileriydi bunlar. Lambahane önünde toplanmış, İbraham Efendi’yi beklerken ayak değiştiriyorlardı. Gelecek, sayacak. ‘Yürü koçum!’ diyecek. Kapalı, somurtuk bir kış gecesinin altında sokulmuşlardı birbirlerine. Kir, apış arası, koltuk altı teri, kömür tozu karışımı pis bir koku yayılmıştı havaya. Çok üşüyorlardı. Sırtlarında, omuz başları dirsekleri yırtık, rengi atmış birer gömlek. Başlarında biçimini yitirmiş yağlı birer kasket, ya da enseden düğümlü birer mendil. Şalvar potur pantolon karışımı bacaklarında. Çoğunda o bile yok. Ayak bileklerine varan kapkara donlarla fırlamış gelmişler. Çıplak ayakları ocağın sızıntı sularıyla şişik, mor, çatlak. Evrensel Basım Yayın, 2016, s. 88.
Hakkında: Romanda [Yanartaş] yalın olarak bir çok alıntıya, bir çok belgeye yer verdiğim için “belgesel roman” deyimini bilerek, ısrarla kullanıyorum. Meclis tutanaklarından, devlet büyüklerinin söylevlerinden, antlaşma metinlerinden… Aldığım belgelerin roman kişilerinin yaşantılarına yansıyan etkilerini kitabı okudukça göreceksiniz. Mehmet Seyda, Cumhuriyet Gazetesi, 13 Mayıs 1970, s. 6. 

AKSARAY

Bizim Köy

Mahmut Makal, 1950

B urası yedi yüze yakın nüfuslu bir köy. İlk olarak bu yıl okula kavuştu. Okul için yükseltilen dört duvarın öğretmen evi bölümünün üstü, Köy İhtiyar Kurulu, hükümet duyursa böyle örttürmez diyerek, kamış, hasır, ne bulduysa onunla, çabucak derme çatma kapatıverdi. Caminin bir bölümünün derslik olarak kullanılması, onları gayrete getirmişti.
Bu duvarlar 1945’te yapılmış, bu yıl da örtülmeseydi, yağmurdan çökecekti. Nitekim, daha 1936’da da bir okul için böyle dört duvar yapılmış, ama üstü bir türlü örtülemediğinden yıkılmaya yüz tutmuş, köylü taşlarını bölüşmüş.
Zaten kendileri de demiyorlar mı, “Efendi, bu yıl seni göndermeselerdi, bunu da yıkardık. Beş-on yıl daha rahat ederdik. Ama olmadı işte…” Literatür Yayınları, 2017. s.107.
Hakkında: Köy Enstitülü yazarların içinde ilkin edebiyat dünyasına düşüp tartışılanı, bir anlamda Köy Enstitülüler içinde ön alanı Mahmut Makal, salt acı gerçekleri gün ışığına süren bir yazar değildir. Onun cümleleri kısadır, süssüzdür. İçlerinde Şamanizmin izleri sezilir. Abartmasızdır. Olanı olduğu gibi, dolaysız söyler. Anlattığı yerlerin, koşulların, kişilerin diliyle yazar. (…) Hatta Makal’la Türk düzyazsının yönü, anlatım biçemi değişmiştir. Bu görüşümü sivri bulacaklara, hani Mahmut’tan önce Anadolu’ya değindiği, köyü anlattığı söylenen o Karabibik‘ten, Küçük Paşa‘dan, Yaban‘dan birer paragraf, bir de Mahmut’tan bir paragraf alıp karşılaştırmalarını öneririrm. O zaman, Köy Enstitülü yazarların, özellikle Mahmut Makal’ın Türk diline, anlatımına, düzyazısına neler getirdiğini göreceklerdir. Osman Bolulu, Cumhuriyet Kitap Eki, 16 Nisan 1998, s. 5.

BAYBURT

Komünist İmam

Hasan Kıyafet, 1969

Şu gördüğün dağlar her çileyi, her derdi çeker. Yalnız tek bir şeyi çekmez. Haktan, halktan, doğruluktan uzaklaşmayı! Kötü yola düşmeyi, ırza namusa dokunmayı. Halka zulme yöneldiğini sezdi mi, bitiktir işin. Yaşatmaz seni. Bu dağların gözle görülmeyen, elle tutulmayan bir adaleti, yasası vardır. Sessiz ve derinden işler. En ıssız da, en bilinmedik tek kişiliğe yaptığın kötülüğü, tüm insanlara yapılmış sayar. Kendine özgü kuralları çalıştırmaya başlar. Kötüyü umulmadık yerde, umulmadık biçimde tek bacağından başaşağı sallandırıverir.
Bu söylediklerime kulak verirsen, şu gördüğün ulu doruklar, bir ana içtenliğiyle bağıma basar seni. Bir baba olup kanatlarını gerer üstüne. Alıcı kuşlara kaptırmaz yavrusunu. Yakın örneği olaraktan al beni. Ben onları ana ata, onlar da beni öz oğul edindiler. Yıllardır koyun koyuna geçinip gidiyoruz işte… Ceylan Yayınları, 3013, s. 40.

BARTIN

Yeşil Gölge

Kemal Bilbaşar, 1970

1970 May Roman Ödülü

B … kasabası, … Çayı boyunda, birkaç yüz kilometrekarelik bir ova üzerinde kurulmuştur. Meşe, kestane ağaçlarıyla örtülü yüksek dağlar çevirmiştir bu ovayı. Yedi kilometrelik bir ırmak yolu Karadeniz’e, on beş kilometrelik bir şose, demiryoluna bağlar kasabayı. Öyleyken kasaba halkı kendi aleminde yaşar; daha doğrusu ırmakla, şoseyle dışarıdan gelen görenekler, modalar, kasaba sınırında reng boyanmadan içeri bırakılmadığı için kasaba böyle görünür. İstanbul’a yumurta, kereste gönderen tüccarların oradan getirttikleri Kurbağalıdere kayıkları, ırmak kıyısından kalafalnmadan, martukalarını boyadıkları şu bildiğimiz sülümen boyasıyla boyanmadan: “Miki”, “Albatros” gibi adlar silinerek onların yerine “Hüdaverdi”, “Denizkızı” gibi isimler yazılmadan bu kayıklara ırmakta dolaşma izni verilmez. Akşamları sandal teferrücü yapan kadınlar, İstanbul modasına uygun elbiseler giyerler ama, üzerilerinden ipek Laz çarşaflarını çıkarmazlar. Onları, buralı olmanın bir alametifarikası gibi sırtlarında taşırlar. Can Yayınları, 2015, s. 9.
Hakkında: Yeşil Gölge, Cumhuriyet dönemi toplum yaşantımızın 1946’larda Karadeniz bölgesinden alınmış bir kesintidir. Roman bir yandan halkçı geçinen, yozmuş bir iktidarın küçük-kasaba temsilcilerini, onların kurdukları soygun düzeninini, kirli işlerini, gaddarca tertiplerini, işbaşında kalmak için cinayetten bile çekinmediklerini ortaya koymakta; öte yandan Atatürk devrinde sinmiş, gizlenmiş gerici güçlerin -ağaların, eşrafın ve şeriat takımının- yeni kurulan partiyi iktidara getirmek için nasıl el ele verdiklerini, nasıl hazırlandıklarını (…) anlatmaktadır. Yeşil Gölge, (…) 1945’te Kadırga adıyla oyun olarak yazıldı, CHP’nin oyun yarışmasına katıldı. Jüri, Kadırga’yı ikinci ödüle layık gördü. Ne var ki parti sorumluları, toplumcu yazarlığımı muhaliflikle yorumlayarak bu ödülü iptal ettiler. Kemal Bilbaşar, Cumhuriyet Gazetesi, 21 Ocak.1995, s.15.

ARDAHAN

Kanlıderenin Kurtları

Dursun Akçam, 1975

1976 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü

Y ıkılasın seni Çeşmir! Kuraklık, kıtlık, zulum yazgımız oldu. Aha bir orman mı var, iki yakası bir araya gelen mi var sende Çeşmir! Gene tütünümüz başımızdan çıkar! Tütünün başından çıksın Bekir Bey! Çayırımızı aldın, suyunu pençeledin… (…)
“Viran olasın Çeşmir, nice zulumlar başımızda!”
Çeşmir, Anadolu’nun kuzeydoğu ucunda. Orada başı göğe değen dağlar var, her daim dumanlı dağlar. Kış gelende bel verir, yol vermez dağlar, bulutlarla oynaşan, fırtınalarla söyleşen…
Bu dağların derinlerinde bir nokta, kışın aklığında, yazın yeşilinde kara bir lekedir Çeşmir köyü. Sınırları dardır. Bir yanında Evliyatepesi, öbür yanında Boncuksırtı. Sakora tepesi daha uzakçadır. Ötelerden Emirdağ’ın başı görünür. Evliyatepesi’nde, Evliya Hazretleri, Çeşmir köyünü korur. Karakolun yolu Boncuksırtı’ndan aşar. Emirdağ’ın başından yağmur gözlenir. Eteklerinde Bekir Bey’in sürüleri… Arkadaş Yayınları, 2013, s. 5.
Hakkında: Dursun Akçam, Kanlıdere’nin Kurtları adlı romanında gördüğü, yaşadığı gerçekleri, yakından tanıdığı insanları, bu insanların çilelerini anlatıyor. Belli, söylemek istedik­leri yıllar yılı birikmiş Dursun Akçam’da; bunun için roman yapısı, anlattıklarının bu yapı için gerekli olup olma­dığı pek ilgilendirmiyor onu, söyleyeceğini söylüyor. Söy­ledikleri alabildiğine acı, alabildiğine kahredici; insanı et­kilemesi için ayrıca bir romancı ustalığı gerektirmeyen acılıkta, kahredicilikte gerçekler. Dili temiz. Anlatışı sü­rükleyici. Fethi Naci, 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Gelişme, Gerçek Yayınevi, 1990, s. 284. 

IĞDIR

Ağrı Dağı Efsanesi

Yaşar Kemal, 1970

A ğrının tam tepesinde bir ateş harmanı vardır. Doruğun tam ortasında bir kuyu dünyanın ortasına iner. İlk ateş bu kuyudan alınmıştır. İnsanoğlunun gördüğü ilk ateş Ağrıdağının yüreğindeki ateştir. İnsanlar bu ateşi almak istemişler, almışlar da… Ateşi kaçıranlardan bir tanesi dağın gafletinden faydalanmış, ateş gölünden bir tutam ateş koparmış, başlamış dağdan aşağı koşmağa, ta aşağılara inmiş. Tam bu sırada Ağrı uyanmış, bakmış ki ateşi koparan başını almış gidiyor. Hemen eli ateşli adamı orada, olduğu yerde yakalamış, durdurmuş. Adamı da elindeki ateşi de o anda, orada dondurmuş.
Ağrıdağının yamaçları böyle taş olmuş adamlarla dolu. Ağrı, doruğuna çıkanı, orayı göreni, ateşini çalsın çalmasın, hiçbir zaman bağışlamamıştır. Yapı Kredi Yayınları, 2014, s. 100.
Hakkında: Dağlar insanoğlunun en çok uğraştığı tabiat parçalarıdır. Büyük aşklar dağlarda geçmiştir. Sonra dağ insanı öbürlerinden çok başkaldırmayı, kafa tutmayı bilir. Özgürlükleri için en çok başkaldıran dağ insanlarıdır. İşte Ağrıdağında geçen bu kadim aşk efsanesinde halkı yüzyıllardan beri -hep kullanırım bu deyimi- üstünden binlerce yıl su geçmiş çakıl taşları gibi güzelleştirmiştir bu efsaneyi. (…) Benim yarı efsane, yarı gerçeği anlatma yolunda bir tutkum var. Ağrı Dağı Efsanesinde bunu daha çok yoğunlaştırdım. Ben iki büyük gücün sonsuz yaratıcılığına inanıyorum. Biri doğa, biri halk. Gücüm yettiğince bu romanda, bu iki büyük gücü bir araya getirdim. Yaşar Kemal [aktaran: C. Çetin, İnce Memed’in yazarı ünlü romancı Yaşar Kemal ilk aşk romanını yazdı, Hürriyet, 1970)

OSMANİYE

İnce Memed

Yaşar Kemal, 1955

T oros dağlarının etekleri ta Akdenizden başlar. Kıyıları döven ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdenizin üstünde daima, top top ak bulutlar salınır. Kıyılar dümdüz, cilalanmış gibi düz killi topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar saatlarca içe kadar deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz, killi, sürülmüş topraklardan sonra Çukurovanın bükleri başlar. Örülmüşçesine sık çalılar, kamışlar, böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yeşil, ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha yabani, daha karanlık!
Biraz daha içeri, bir taraftan Anavarzaya, bir taraftan Osmaniyeyi geçip İslahiyeye gidilecek olursa geniş bataklıklara varılır. Bataklıklar yaz aylarında fıkır fıkır kaynar. Kirli, pistir. Kokudan yanına yaklaşılmaz. Çürümüş saz, çürümüş ot, ağaç, kamış, çürümüş toprak kokar. Kışınsa duru, pırıl pırıl, taşkın bir sudur. Yazın otlardan, sazlardan suyun yüzü gözükmez. Kışınsa çarşaf gibi açılır. Bataklıklar geçildikten sonra, tekrar sürülmüş tarlalara gelinir. Toprak yağlı, ışıl ışıldır. Bire kırk, bire elli vermeye hazırlanmıştır. Sıcacık, yumuşaktır.
Üstleri ağır kokulu mersin ağaçlarıyla kaplı tepeler geçildikten sonradır ki, kayalar birdenbire başlar. İnsan birden ürker. Kayalarla birlikte çam ağaçları da başlar. Çamların birer billur pırıltısındaki sakızları buralarda toprağa sızar. İlk çamlar geçildikten sonra, gene düzlüklere varılır. Bu düzlükler boz topraktır. Verimsiz, kıraç… Buralardan Torosun karlı dorukları yanındaymış, elini uzatsan tutacakmışsın gibi gözükür. Yapı Kredi Yayınları, 2016, s. 9.
Hakkında: Bir kez verilmiş olan Varlık Roman Armağanı’nı kazanan İnce Memed, dünya dillerine en çok çevrilen, Türkçe’de en çok basılıp satılan eserlerin başında gelir. İnce Memed, hem haksızlıklara baş kaldıran, hem kişisel direnişiyle öce adanan, hem toplum düzensizliklerine çare bulan yiğitliğiyle halkımızın büyük özlemine cevap veren yiğit bir eşkiyadır. Şiirsel ve coşkulu bir anlatımın tadıyla iletilen romanda onun kişiliği, bir amaca bağlanmış insan iradesinin sonsuz dayanışıyla sürer. Kitap sonunda ortadan kaybolan kimliği, yazarına ikinci bir cilt yazdıracak kadar güçlüdür. Rauf Mutluay, 50 Yılın Türk Edebiyatı, İş Bankası Kültür Yayınları, s. 608.

DÜZCE

Karadeniz’in Kıyıcığında

Rıfat Ilgaz, 1969

Y alı kahvelerinde ne kadar solozcu, pişpirikçi, tavlacı varsa dökülmüşlerdi deniz kıyısına. Çocukların bile kabacaları inmişti mahalleden. Temel Reis’in Semender’i yüzdürülüyordu.
Kaç gündür sürüp giden karayel, sabaha doğru maynalamıştı. Kıyıya güçlüle varabilen ölü dalgalar kalmıştı. Gündoğusu-poyraz arası bir rüzgar esiyordu Ereğli üzerinden.
Semender’in karnını iki yandan saran, kalın gedebot, dört kollu ırgata dolanmıştı. Irgatın dibinde oturan yaşlı bir gemici, motor felekleri üzerinden kaydıkça halatı kalma ediyordu. On ton iç fındık vardı Semender’de. Halat elinden bir kurtuldu mu ne motorun hayrı kalırdı, ne fındık çuvallarının… Temel Reis’in bir gözü motorda, bir gözü ırgattaydı. Biraz yana yattı mı motor, iki kolunu kaldırıyordu:
“Hooop!”
(…) Recep, makinesinin kolunu bırakmış, hemen önündeki pencereden Semender’in yüzdürülmesini izliyordu. (…)
“Heey, bırak dalgayı da işine bak! Motor, daha on ton fındık alacak!” (…)
“Bir de bakıyor hayın hayın!” dedi. “Sen dalga geçersen kim kıracak fındıkları!”
“Kırılmışı var!” dedi. “Kızları boş mu bırakıyorum ben!”
“Sen karışma kızlara… Boş oturur, dolu oturur. Sen kendi işine bak! Haydi tükür avuçlarına!”
Gerçekten de tükürdü avuçlarına, karşısındakinin yüzüne tükürür gibi. Yapıştı makinenin koluna, haznedeki fındık bitene kadar bir daha bırakmadı bu kolu. Çınar Yayınları, 2017, s.130
Hakkında: Yılın en güzel romanlarından biri. Başlangıcına aldırmayın. Akçakoca kasabasının dilim dilim tanıtımıyla gireceğiniz kitapta belki çok sürükleyici bir tempo göremeyip sabırsızlanacaksınız. (…) Ne var ki abartılmamış ölçülerde, bir kasaba hayatının eksenlerini yansıtarak; hem batmayan bir gerçekçilik yöntemi, hem de umutsuzluğa düşürmeyen insan güveniyle. (…) Rıfat Ilgaz yaptığı işin bilincinde ve bütün hikayelerin düşebileceği romantik iyimserliklerden tam ölçüsünde uzakta. Rauf Mutluay, [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 217.

ADANA

Bereketli Topraklar Üzerinde

Orhan Kemal, 1954

Kul acımaz bunlara, Allah acımaz. Allah’ın unuttuğu insanlardır bunlar! Peygamberler kitaplar dolusu sabır, tevekkül, kanaat getirmişlerdir bunlara. Hiçbir işe yaramıyan, hiçbir işe yaramıyacak olan sabır, tevekkül, kanaat! (…) Değdiği yeri köz gibi yakan güneş tam tepededir. Irgat adı altındaki birtakım insanlar değil, paçavra yığınları beklemekten usanır. Birden deli bir sağanak… Ortalık sel sele gider. Ardından güneş. Tırnağına kadar sırılsıklam paçavra yığınlarından dumanlar tütmeğe başlar. Peygamberler kitaplar dolusu sabır getirmiştir Allah adına!
Yağmurda ıslana, güneşte tüte kururlar. Torbalardaki tandır, yufka dürümleri tükenip çarşı ekmeğine verilecek son kuruşlar da suyunu çektikten sonra, aç çocukların feryadı göğe yükselir. [Önemli değildir. Peygamberler Allah adına sabır getirmişlerdir ya, hiç önemli değildir aç çocukların göklere yükselen feryadı. Ölseler bile ne? Öte dünya vardır, birer kuş gibi uçacaklardır Cennet-i ala’ya. Everest Yayınları, 2014, s. 178
Hakkında:  Ve bu bereketli topraklar üzerindeki emekçiler, kendi küçük ve dar dünyalarında bir başlarına çırpınıp durmaktadırlar. Toprak reformunu yapamamış, sanayileşmesini gerçekleştirememiş azgelişmiş bir ülkede, Türkiye’de, köylü-işçilerin kahırlı hayatlarını yansıtır Orhan Kemal. Roman, belirli bir tarihsel anı unutulmayacak bir ustalıkla tespit ettiği için, tarihi ve sosyal gerçekliği, ele aldığı insanları gerçeğe uygun olarak gösterdiği için güçlü ve kalıcı. Orhan Kemal’in en güçlü romanı, bence. Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı, İş Bankası Kültür Yayınları, 2007, s. 302.

AFYON

Alinin Biri

Fahri Erdinç, 1958

Nerde yatar Mehmetçik? Burda mı? Hayır, Mehmetçik kırda yatar. Mapusta yatar… Türk gibi kuvvetli, aslan gibi müthiş mi Mehmet? Evet, toprağından eloğlunu kovan her millet gibi kuvvetli, dişisini koruyan her mahluk gibi aslan Mehmet… Kahramandır, alamıyacağı kale yoktur Mehmedin değil mi? Elbette! Sen ona yalnız iki tayın ver ve gösteriver alınacak kaleyi! Ama umudu esir bulunsun o kalede Mehmedin. Mehmet ölürse de umut ölmez. Ne ettiyse umudu etmiştir zaten ona. Asker doğduğundan değil, insan doğduğundan. İnsan doğar da asker ölür Mehmet. Dirisi gazi, ölüsü şehit. Sonra Mehmeti nutuklara geçirenler yaşayıverirler onun yerine. Bir taş dikerler de tepenin üzerine, burada yatıyor derler, kalbimizde yatıyor derler. Mehmet taşın altında yatar. Yüreciği taş kesilmiştir, amma o yüreğin içinde yine umudu yatar. Umudu da ne ki? Ne olsun. Artık en nikayet tüfek çatılacak, desinler. Bu dolaklar, bu kanlı ruba, bu kabalak atılacak desinler. Mehmet nice yıllar çözmediği dolakları çıkarsın. Kuş olup uçsun köye, o viran haneye varsın. Viran olsun ama, bacasından duman eksik olmasın. Aşına bir daha felek ağu katmasın. Yarı ömrü geçmesin gurbet elde, yarı ömür mapuslarda yatmasın. Yordam Yayınları, 2007, s. 32.
Hakkında: Alinin Biri romanında Fahri Erdinç, Türkiye tarihinden bir kesit sunuyor. Bu kesitin sunuluşunda, Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla kurulan ülkenin tarihsel gelişimi içindeki bir gerçeklik, emekçi köylünün toprak özlemi öne çıkıyor. Alinin Biri, bu doğrultuda verilen, köylü için bağımsızlığın toprak, özgürlüğün de işlediği toprağa sahip olmakla başlayacağını vurgulayan bir mücadelenin romanı… Cumhuriyet Kitap Eki, 20 Aralık 2007, s.27.

AĞRI

Mahmudo ile Hazel

Ömer Polat, 1973

Yaz boyu didinip duran Saragöl insanı, güz gelince doğaya teslim olur: Güze kadar dirliğini toplayamayan yandı demektir. Yanıp kavruldu demektir. Ölmez. Ölmekten beter yaşar. Güz yağmurlarının dalından amansız kış bastırır. O zaman bir mahpusluk çöker Saragölün üstüne. Tam yedi ay. Dile kolay. Umut tezeğe kalır. Saragöl insanı hayvanıyla kapanır içeri. İnsan – tezek, hayvan – saman. İşte budur Saragöl. Kış biter, bahar gelir. Bahara tezek de biter, saman da. İnsanla hayvansa tükenmez, azalır. Yaza binlerce ağıt, binlerce acıyla girerler. Umutsuz, yılgın. Başlar hayın toprakla delice bir uğraşı. O eker, toprak vermez. Yağmur gider bilinmeyen yerlere. Murat. Hayın Murat, vefasız Murat. Akar gider Saragöl ovasından. Yanına, yöresine damlasını kaptırmaz. Yeminlidir yüzyıllardan bu yana. Yar Yayınları,1973, s. 27.
Hakkında: Ömer Polat’ın çaresiz eşkıyası Mahmudo (…) Doğunun yoksunluğu içinde ekmek uğruna yoldan çıkmış, askerlik onuruna ilk suçu işlemiş, ama çevresinin geleneksel inançlarına konu olmaktan kurtulamamıştır. Ne çevresindeki toplum varlıklıdır, ne içindei doğa yardımda insaflı. Bir kutsalı da yoktur Mahmudo’nun: Ne yıllanmış bir kin ve öç kavgası, ne hak çekişmesi, ne ülkü ve inanç, ne topluma düşmanlık ve hınç. (…) Yalnızlığın ve çaresizliğin düğümünde gittikçe yozlaşacak bir kurtuluş ve kaçış kavgası, askerdeyken edindiği kravatı takarak kazanacağını umduğu bir kişilik özentisi, özlemini yıllar çektiği eşini yanından ayırmama sevgisi. İşte böyledir Doğu’nun Mahmudo’su… Rauf Mutluay, Cumhuriyet, 14 Mart 1974, s. 6. 

ANKARA

Ankara

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1934

Doğrusu, bazen, başımıza çö­ken milli felaketi takdis edeceğim geliyor. Eğer böyle bir fela­kete uğramamış olsaydık, ben, şimdi, nerede ve ne idim? ls­tanbul’un herhangi bir mahallesinde, bu evin içinde, herhangi bir genç adam ki, gündelik hayatın kaygıları ve istikbale ait kısır tasavvurlar içinde bocalayıp durur. Halbuki, şimdi, burada, vatanın birtakım yeni şeyler kaynayan göbeğinde, bütün bir milletin ıstırabıyla yaşıyan ve bu ıstırabın içinde peşin bir bahtiyarım. Her sabah, uyanınca -inanır mısınız­ Ankara’da bulunmanın şerefini duyarım. Burada, her sabah, benimle beraber bir millet uyanıyor ve kendisini selamete götürecek olan kahramanın, başı ucunda, gülümseyerek dur­duğunu görüyor. İlk defa olarak, ömrümde ilk defa olarak, burada, kendi etimden, kendi kanımdan, kendi cevherimden bir cemaat içinde yaşadığımı hissediyorum. Haydi canım, bu­rayı Göksu’ya benzetrnek bir küfürdür. Burası: 1921’de An­kara’nın yanı başında akan bir dere kenarıdır. 1921 Ankarası. Hanımefendi, dört beş yıl sonra, bu basit cümle, size Kitab-ı Mukaddes’ten bir satır gibi gelecek, ve buna karışmış olmak size, hayatınızın yegane manası gibi görünecek.Genç adamın sesi, perde perde yükseliyordu. Selma Hanım’ın yanında oturan hanımlar hayretle kulak kabartmaya başladılar. Konuşan da bunun farkına vardı. Sesini yavaşlattı:
“Ankara; yalnız bu değil,” dedi. “Ankara, bizim için emsalsiz bir “energi” mektebi olmuştur. Sarp, yalçın ve çetin Ankara, içinde her rahattan mahrum olduğumuz, içinde zahmet, meşakkat çektigimiz Ankara, bize sabrı, tahammülü ve inkişafımıza engel bütün zıt kuvvetlerle geceli gündüzlü çarpışmayı öğretiyor, sert bir örs gibi irademizi durmaksızın dövüyor, Nietzsche’nin dediği gibi burada “muttasıl kahramanca ve tehlikeyle yaşıyoruz”. Bundan güzel hayat olur mu? Dünyanın hangi noktası buradan daha enteresandır? İletişim Yayınları, 2009, s. 81.
Hakkında: Otuz yıl önce yazdığım bu romanı, üçüncü baskıya vermek üzere gözden geçirirken bir düş görüyor gibi oldum ve bana öyle geldi ki, burada hikâye ettiğim devri bir somnambül hali içinde geçip gitmişim. Fakat bu halim çok sürmüyor; uyanıyorum ve kendimi toparlayarak etrafıma bakıyorum, o devirden bu yana ne kalmış diye! Kitabın birinci bölümünde belirtmeye çalıştığım Milli Mücadele ruhundan hemen hiçbir iz bulamıyorum! Ya son bölümde hayalini kurduğum Türkiye’nin gerçekleşmesine doğru bir gelişme olmuş mudur? Ben, o zamanlar, bir gün gelip öleceğini aklımdan bile geçirmeğim Atatürk’ün öncülüğü ve rehberliğiyle bu ideal Türkiye’ye yirmi üç yıl içinde varacağımızı umuyordum! Şimdi o yirmi yıl üstünden bir yirmi yıl daha geçmiş bulunuyor! Fakat biz, sosyal, kültürel ve ekonomik devrim şartları bakımından hala romanımın ikinci bölümünde verdiğim ve karikatürünü yapığım Ankara’nın içinde tepinip durmaktayız! Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, İletişim Yayınları, İstanbul, 2009, s. 9.

ANTALYA

Karabibik

Nabizâde Nâzım, 1889

Güneş ufk-ı şarkîyi teşkil eden tarafta, güya denizden çıkıyormuş gibi Bahr-i Sefid’in donuk, durgun sathından doğru yükselmekte idi. Temre ovası gecenin ayazı içinde uyuşmuş çilenmiş kalmış iken güneşin henüz mail ve zayıf olarak intişar eden şuaatının tesiratı sayesinde ısınmaya başlamıştı. Arkada Mira silsile-i cibalinin sekiz yüz metre rakımı bile tecavüz eden sivri, çıplak tepeleri kar ile mestur bulunmakta idi. Mevsim şubat iptidaları olup Karabibik’ten evvel davranmış olanların tarlalarında yarım karış kadar yemyeşil ekinler baş kaldırmış idi. Kasbar Matbaası, Asır Kütüphanesi Romanlarından, 1307, s. 6
Hakkında: Karabibik, realizmin bütün koşulları göz önünde bulundurularak yazılmış olup, Türk edebiyatında bu akımın başarılı ilk örneğidir. Yazar, kitabının önsözünde şöyle der: “Hakikiyun mesleğinde (realistlerin yolunca) yazılmış roman mütalaa etmemiş iseniz işte size bir tane ben takdim edeyim.” Yazar, eserini “roman” diye sunmakta ise de, 35-40 sayfalık bir eserin roman değil, ancak uzun hikaye sayılması gerekir. Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman, Kapı Yayınları, 2016, s. 128.

AYDIN

Bir Karış Toprak

Samim Kocagöz, 1964

Toprak sözü yörük içinde çok eskidir. Sen, dünyada bile yoktun. Bu iş üstüne destanlar söylenmiş, türküler yakılmıştır. Ben, cahil bir kadınım. Emme ırahmetli babandan çok, pek çok iş öğrendim. Baban gelmiş geçmiş yörüklerin en okumuş, en aklıerik kişisiydi. Nur içinde yatsın; onu Koca Yörük Ali Ağam bile, benim vezirim diye, koyacak, oturtacak yer bulamazdı. İşte bu baban, ta Çukurova’dan Aydın’a dek bütün yörük milletinin padişah buyruğuyla olsun, kendi gönüllerinin rızası ile olsun, nasıl topraklanıp yerleştiklerini, sonra da nasıl dikiş tutturamayıp yozduklarını hep bilirdi. Hele hele bir sözü vardı ki aklımdan çıkmaz. Ali Ağamızın da aklında çıkmamış olacak ki, şu namussuz İbram’a karşı bu yüzden direndi. Irahmetli baban derdi ki: ‘Osmanlı toprağı, Osmanlı padişahının malıdır. Ancak Osmanlı ağasının işlemesine izin verir. Bu toprağın bir karışında Osmanlı köylüsünün hakkı yoktur. Köylü, ağa izin verirse sürer toprağı…Yörüklere gelince, ne padişahı ne de ağası, onları adamdan saymaz. Sözün kısası, Osmanlı köylüsünün, Türkmen Yörüğünün, Anadolu toprağında sözü geçmez. Bunu böyle kafana koy oğlum; ayağını ona göre denk al. Benden söylemesi… Rahmetli babandan duyduğumu sana deyiverdim. Yasa böyle kurulmuş. Ataç Kitabevi Yayınları, 1964, s. 106.
Hakkında: ‘Ey Koca Hasan, bana şu Söke ovasının Yörük Timarı Hikayesini anlat’ dedim. Sordu: ‘Eski hikayesini mi, yoksa yeni hikeyesini mi?’ Anlattı… anlattı… anlattı… (…) Ben de bu hikayenin eskisini, Cumhuriyet’ten önceki yıllarda olup biteninin [BİR KARIŞ TOPRAK] adı altında yazdım. (…) Ey Söke ovasının toz toprağı içinde, yol üstünde yatan Koca Yörük Hasan!.. Bu hikayeler senindir… Senden aldım, yine sana armağan ediyorum. Elimden bu kadarı geliyor, bağışla! Samim Kocagöz, Bir Karış Toprak, Ataç Kitabevi Yayınları, 1964, s. 2

BALIKESİR

Kuyucaklı Yusuf

Sabahattin Ali, 1937

Edremit, üç tarafını saran Çamtepe, İbramcaköy ve Tavşanbayırı isimli üç yamaca yaslanan büyükçe, şirince bir kasabaydı.İki küçük dere, kasabanın içinden ve kaldırımlı sokakların ortasından gelerek Aşağıçarşı dedikleri yerde birleşiyor, sonra biraz ilerde kasabayı yalayıp geçen Büyükçay’a kavuşuyordu. Tepelerden birine çıkıp bakıldığı zaman, görülen manzara ender bir şeydi:
Damların yosun tutan ve kararan kiremitlerini nihayetsiz dut, erik ve iri yapraklı incir ağaçlan örtmeye çalışıyor, derelerin kenarını beyazımtırak yapraklarıyla uzun kavaklar, bazı yerlerde kopan bir şerit halinde ve yalnız kenar mahallelerde takip ediyor; bunların arasında belki yirmiden fazla minare, bembeyaz yükseliyor ve uzaktan bakan bir göze, tıpkı kavak ağaçları gibi hafif hafif sallanıyor hissini veriyordu.
Yukarıçarşı’daki Kurşunlu Cami’nin iri kubbesi daima donuk bir ışıltı ile parlıyordu. Kasabanın panoramasında, bir tablodaki kadar ahenk ve uygunluk vardı. Bu, ağaç, minare ve kiremit kümesinin etrafını ayva ve diğer meyva ağaçlarından ve ova tarafında bağlardan ibaret açık yeşil bir çember sarıyor; onun etrafında da siyah yapraklı zeytinlerin daima kıpırdayan halısı göz alabildiğine uzanıyordu. Yapı Kredi Yayınları, 2012, s. 19.
Hakkında: Kuyucaklı Yusuf’un önemi yalnızca başarılı bir roman olmasından ileri gelmez, öncü bir yapıt olması da ona tarihsel açıdan bir önem kazandırır. Çünkü bu yapıt daha önceki Türk romanlarından iki bakımdan ayrılır ve yeni bir yol açar. (…) Tanzimat’tan 1950’lere kadar Türk romanının ana sorunsalını Batılılaşma oluşturuyordu. Yazarlarımız toplumsal yapının kendine yönelmiyor, mevcut düzeni sorgulamıyorlardı. Toplumsal yapıyı, ezilen halk ya da köylü sınıfının durumunu ele alan romanlar gerçi 1950’lerden sonra görülür, ama bunların ilk örneği 1937’de yayımlanan Kuyucaklı Yusuf’tur. Berna Moran, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış II, İletişim Yayınları, s. 2

BİLECİK

Devlet Ana

Kemal Tahir, 1967

1968 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü

Gezgin Arap yazarlarının “Belde-i Safsaf”, Bizanslıların “Tebizon” dedikleri Bitinya Uç Beyi Ertuğrul’un kışlağı Söğüt’te akşam oluyordu. Çukurda gölgeler uzayıp koyulaşmış, yalnız güne doğudaki Bozdağ’ın tepesinde, el kadar güneş kızıllığı kalmıştı. Tek tük büyükbaş sağmallar çobandan dönüyor, avlularda buzağıların böğürtüleri gittikçe sıklaşıyordu. Söğüt’ün evleri, bacalarındaki ince dumanlarla, akşam yemeği telaşındaydı.
Gerçekten Söğütlülerin çoğunluğu, çoktandır “yemek” sözünü “ekmek”le değiştirmiş, bu bile yeterince bulunduğu zaman sevinir olmuştu.
Yıllardan beri orta halliler eti iki üç ayda bir yiyebiliyor, yoksullarsa ancak kurban bayramından kurban bayramına görebiliyorlardı. Hayvanlar az olduğundan, yağ, peynir, hatta yoğurt bile çok azalmış, uzayan barış, Söğüt kadınlarını yemek işinde gerçekten bunaltmıştı. Koyun keçi hırsızlıkları gitgide artıyor, Kara Osman Bey nedenini bildiği için, çok kızdığı halde hırsızların ardına pek düşmüyordu. İthaki Yayınları, 2017, s. 106.
Hakkında: Modern ruhbilimde, bir insanın karakterini çözümlemek için, genellikle onun çocukluğuna gidilir. Kemal Tahir de, Osmanlı Devleti’nin karakterini çözümlemek için bu devletin çocukluk yıllarına, hatta doğuş öncesine gitmekte, onu doğuran koşulları incelemektedir. (…) Anadolu Türk ulusunun kimliği, Anadolu halkının eğiliminde ve davranışında, düşünüşünde ve bilinçaltında, hala sürüp gitmektedir. [Devlet Ana] günümüzün Anadolu Türk’ünü anlamak için, onun bir ulus olarak doğuşuna ve doğuş öncesine kadar inen bir psikanaliz denemesidir. Bülent Ecevit, “Devlet Ana”, Kitaplar Arasında, 1968, nr.1

BOLU

Çıkrıklar Durunca

Sadri Ertem, 1931

Son zamanlarda Alevi köylülerini şu haber bir yıldırım süratiyle dolaşmıştı:
– Alevi köyleri hak ile yeksan olacaktır.
Filhakika bu haber doğruydu. Sünniler arasında, Alevi köyleri aleyhine neler neler söylenmiyordu. Alevi köylerinde çıkrıkların mütemadiyen işlemesi, çıkrıksız Alevi köylerinden ihtiyaçları olmayanların bile birkaç arşın bez satın almaları Sıddıkzade’nin ve Avrupa kumaşı satanların nazarı dikkatlerinden kaçmadı. (…) Camilerde göbekli vaizler, ellerini rahlelere vura vura şeriattan, dinden bahsettiler. Kah:
– Alevi tayfası gibi zındıkların katli vaciptir. Burnununuzun dibinde bir sürü katle layık zındık var. Ey ahali ne durursunuz. Allah’ını seven palasını bilesin!
Kah kadından, eksik etek peygamber mi olur, bu ne dalalet, ne küfür diye kürsüden halkı tahrik ettiler. Göbekli vaizlerin sesleri camilerin kubbelerini çatırdattı. Fakat bütün bunlar Adaköy’deki dergahı ve peygamber kadınlar hakkındaki mübalağalı bir propagandadan başka netice vermedi. Kor Kitap, 2018, s. 110.
Hakkında: Adaköylülerin zorbalığa, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı ayaklanmaları, paylaşımcı, eşitçi bir düzen kurmaya kalkışmaları Anadolu’daki halk ayaklanmalarının bir benzeridir. Attila İlhan’ın 2001’de Otopsi Yayınevi’nce basılan kitaba yazdığı sunumda belirttiği gibi: “Burada, gel de daha önce yaşanmış Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin’i ve Börklüce Mustafa’nın isyanını hatırlama; aynı ‘ümmet toplum’unda, o da muhtevası ‘sosyal ve ekonomik’ ve fakat görünüşü ‘mistik’ bir halk kalkışması idi; ikisinin de akıbeti, aynı oldu.” Tıpkı Adaköylülerinki gibi. Bu işin tarihsel yanı. Güncel yanına gelince, bugün Türkiye’nin çeşitli yollarla içine düşürüldüğü, ülkemizi yıkıma sürükleyen emperyalist ve kapitalist kuşatmanın köklerinin nerelere kadar uzandığı, Çıkrıklar Durunca dikkatle okunduğunda, açıkça ortaya çıkacaktır. Adnan Özyalçıner, evrensel.net, 13 Kasım 2016

BURDUR

Yılanların Öcü

Fakir Baykurt, 1959

1958 Yunus Nadi Roman Ödülü

Kaymakam, atın üstünden küçülerek baktı Karataş’ın köylülerine. (…) Dizilmişler. El koyunları gibi. Çağırdığın yere giden. Koş dediğin zaman koşan. Öl dediğin zaman ölen. Durumları dil ile anlatılamayan… Eski püskü giysiler içinde, perişan… Paçavralara bürünmüş… Yüzyıllık çileler içinde yitmiş! Susuz kör kuyulara dönmüş ışıksız gözler… Ne demekte, ne söylemekte, ne anlatmakta olduğu belirsiz, anlamı yitik, hatta anlamsız, kaçak gözler!.. Yanmış, yunup yıkanmamış yüzler… Kavlamış… Adama kinli kinli bakan, “Sen düşürdün beni bu hallere!.. Senin ananı, dinini!.. Karını, kitabını!.. Sülaleni, messebini!….” diyen, kara, çilkara, çalkara adamlar… Adamların gözleri… Baktı kaldı Kaymakam. Sonra uyandı: “Selam arkadaşlar!..” dedi, kolunu kaldırdı. Literatür Yayınları, 2006, s. 192.
Hakkında: Ben bu “Yılanların Öcü”nü yazdığım zaman 28 yaşındaydım. Doğup büyüdüğüm ve çalıştığım köyleri, çalıştığım kasaba ve şehirleri incelemiş, toplumsal yapılan hakkında az çok bilgi edinmiştim. Türk ve dünya edebiyatının önemli yapıtlarını okumuş, anlatım sanatı hakkında yazı yazacak kadar bilgi öğrenmiş; hatta bazı denemeler de yapmıştım. Sanat yapıtında “öz ve biçim” konusunda bir görüşe varmış, yeni ve doğru bir özün, yeni ve güzel bir biçime dökülmedikçe, sanat yapıtının yaratılamayacağını anlamıştım. Olimpos’taki tanrıların macerasını destan biçiminde anlatan Homeros’tan bu yana edebiyat; şövalyelerden, beylerden, Adana kahvelerinde işsiz bekleyen “Küçük adam”a doğru kalınca bir çizgi ile inip gelmekteydi. Bu çizgiyi bir de 80 evli Karataş köyüne götürsem, bu köyün toprağında tırnaklarıyla tutunmaya çalışan Kara Bayram ailesini roman kahramanları arasına katsam kıyamet mi kopardı? Fakir Baykurt, Yılanların Öcü, Literatür Yayınları, 2006, s. 4. 

BURSA

Çalıkuşu

Reşat Nuri Güntekin, 1922

İlk bakışta Zeyniler bana, hala yer yer dumanları tüten bir yangın harabesi gibi göründü.
Köy deyince gözümün önüne yeşillikler arasında eski Boğaziçi yalılarındaki güvercinliklere benzeyen sevimli, şen manzaralı kulübeler gelirdi. Halbuki bu evler, çökmeğe yüz tutmuş, simsiyah viranelerdi. (…) Köyün dar sokakları içine girmiştir. Evleri şimdi daha iyi görebiliyordum. Hani Kavak’larda önüne ağlar erilmiş, yağmurdan çürüyüp kararmış, Boğaz rüzgarlarından bir yana çarpılmış, viran balıkçı kulübeleri vardır; bu evler, ilk bakışta onları hatırlatıyordu.
Altlarında dört direkten ibaret ahırlar, üstlerinde asma merdivenle çıkılan bir iki oda. Her halde, Zeyniler şimdiye kadar işittiğim ve resimlerini gördüğüm köylerden hiçbirine benzemiyordu. İnkılap Kitabevi, 1993, s. 161.
Hakkında: …Çok rağbet gören ve üç dört defa tab’edilmek gibi bizim matbuat hayatımız için nadir bir mazhariyete eren Çalıkuşu; bu cazibesini, basit ve münevver, iki nevi tabakanın dahi ihtiyacına cevap verecek şekilde güzelliği cami olmasına medyundur. O, ne sadece yüksek tabakaya mıhlandı, ne de kendine rağbet için sadece alt tabakanın içine bağdaş kurdu. O alt’ın anlayacağı bir vuzuhla, üst’ün beğeneceği bir inceliği birleştirdi. Geniş mevceli şöhreti buradan geliyor. İsmail Habip [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 123]

ÇANAKKALE

Uzun Beyaz Bulut Gelibolu

Buket Uzuner, 2001

Gelibolu’nun ayazı yamandır. Hiç acımaz, çarpar insanı.
Gelibolu’nun ayazı serttir. Ege’den hiç beklenmeyecek ka­ dar hırçındır, insafsızdır. Uğultulu seslerle ürkütücü bir hikâye anlatarak dolaşan rüzgâr insanı döver, hırpalar. Sessiz ve incecik yağan erken bahar yağmuru, rüzgârın anlattığı ür­ kütücü hikâyeyi anlamış kadar içini titretir insanın. Rüzgârın anlattığı hikâye, bunu daha önce hiç duymamış, hiç bilmemiş olanları bile etkiler, hüzünlü bir iz bırakır ziyaretçilerde. Geli­ bolu’nun rüzgârı yorar, yalnızlaştırır. Gelibolu’nun ayazı ya­ man ve ürperticidir. Yabancılar bunu anlamaz, bu kadar Doğu-Akdeniz’de ayazın bu kadar sert olabileceğine inanmazlar. An­cak Çanakkale’nin yerlileri bilir ayazının sertliğini. Gelibolu Yarımadası ayazın en yaman vaktinde; erken baharda çarpar insanı. Remzi Kitabevi, 2002, s. 15.
Hakkında: Gelibolu yaman bir kurgu romanı. Onun [Buket Uzuner] yaratıcı anlağının (zekasının) özgün mü özgün kurguya dayalı yapıtı. O sürükleyici biçemiyle (üslubuyla) imgelem gücüyle kolayca okuttuğu Gelibolu romanı, belli ki Gelibolu yarımadası karasında sekiz buçuk ay süren, dünyanın en kanlı savaşları üzerine uzun süren araştırmasının tat yüklü meyvesi… Sami Karaören, Cumhuriyet Kitap Eki, 14 Kasım 2002, s. 16.

ÇANKIRI

Sağırdere

Kemal Tahir, 1955

Hiç unutmam, bir gece rahmetli Eğri Ahmet Yamören’e geldi. O sıra, Kurşunlu’ya karı öğretmen daha yeni gelmiş. “Karıdan öğretmen olur mu?” diye köylünün hafızı, hocası tekbir çekiyor. Eğri Ahmet karı öğretmeni, gece vakti sıcak yatağından kaldırdı. Kurşunlu’dan Yamören’e getirdi. Hep seyrediyoruz. İstanbul karısı imiş… Korkar, titrer, ağlar… İnceden inceye yalvardıkça Eğri Ahmet enişten güler mi sana! Oyun oldu o gece yahu!.. O gece gürültü, kıyamet!.. Gurbetçi Ömer’in karısı Meryem, olayı iyi bildiği halde, çorap örmeyi bırakmış, can kulağıyla dinlemeye başlamıştı. Yakup Ağa parmağını şalvarına sildi.
– Karıyı o gece, sabaha kadar oynattı. Eğri Ahmet enişten…
– Kötü karı mıymış öğretmen?
– Öğretmen karı kötü olur mu? Namustan yana namuslu… Senin enişten cebrî oynatıyor. Eğri Ahmet’in işi, hükümete inat… “Vay, sen karıdan öğretmen yaparsın da benim toprağıma mı yollarsın?” hesabı… Dediğim mesele Yunan savaşından az sonra… O sıralarda biz genciz. El vuruyoruz ki şakır şakır. Yamören’de kıyamet kopuyor. Sonunda gün ışıdı, sabah oldu. Sabah ezan inil inil okunmaya başlayınca rahmetli, bağlama çalan çingeneye, “Kes, yeter!” dedi. İstanbullu karının boynuna kendi eliyle bir beşibirlik taktı. “Var yürü… Candarma yüzbaşısına selam ederim!” dedi. Yolladı gerisin geri…
– Başka bir şey yapmadı mı?
– Töbe de… Lafa bak!.. Başka şey yapılır mı? Eşkıya kısmı, uçkuruna sağlam olmazsa köy yerinde barınamaz. İthaki Yayınları, 2007, s. 74
Hakkında: Kemal Tahir, “Sağırdere” (1955) romanı ile göze çarptı. [Çankırı] köylülerinin yaşayışını, köylüyü gözliyerek anlatmağa davranan yazarların şimdiye kadar ulaşamadıkları ölçüde gerçek ayrıntıları ile belirliyordu. Elli hanelik “Yamören” köyünün elli hanesi de birbirleri ile çekişirler, çalışırlar, döğüşürler, sıra ve saygı, edep ve erkan bilirler, yüze güler, arkadan söylerler, sırasına göre can dostu, gün gelir düşmandırlar. Bu demektir ki, akılcı ve çağdaş bir görüşle şehirli ölçülerine vurunca, köylünün davranışlarındaki moral düzeni anlamak kabil olmayacaktır. Kemal Tahir, işte tam bu noktada köylüyü konu olarak alan öteki gerçekçilerden ayrılıyor, bu çok ayrı moral düzenle davranışlardaki uygunluğun bize çok ters gelen töresel köklerine ve kanunlarına inmeğe çalışıyor. Tahir Alangu, Cumhuriyetten Sonra Hikaye ve Roman 1940-1950, Cilt 3, 1968, s. 453.

ÇORUM

Rahmet Yolları Kesti

Kemal Tahir, 1957

Emmi?
—Buyur.
—Şimdi neden eşkıyalık yok?
—Kim demiş? Şimdinin eşkıyalar şehir yerine, kasabaya inmiş. Kimi dükkân açmış, olmuş bir Çerçi Süleyman Ağa, kimi önüne bir makine uydurmuş olmuş bir arzuhalci Cemal Efendi, kimisi de zaptiye-memur…
—Biz öylelerini mi sorduk? Silahlı, askerli dağ eşkiyası…
—Öylesi yok evet. Hükümet kuvvetli de ondan yok. Eşkiya devri hükümetin hasta olduğu sıradır. Aslında hükümet kısmı bir vakit ölmez, arada bir hastalanır. İnsan gibi canım! Hükümeti sıtma tuttuğu zaman eşkiya başkaldırır. Sulfato yutup yahut ki bir zorlu dedeye sıtmasını bağlatıp dirildi mi hükümet, bu kez marazlanmak eşkıya sürüsüne düşer. Bilgi Yayınevi, 1970, s. 23.
Hakkında: Bizde eskiden beri yerleşmiş, sebepleri meydanda olan bir ters lejant var. Halkçılığı ve halkın despotik idareye karşı baş kaldırmasını çok pis haydutluk şekli olan eşkıyalıkla karıştırırlar. Halk arasında dolaşan eşkıya türküleri ve serüvenleri bazı şehirli yazarları aldatır. Onları, eşkıyalarda halk kahramanları aramaya, daha da kötüsü bulmaya götürür. Aslında halkın despotik idareye karşı direnmesi her ne kadar ilk zamanlarda, şuursuz davranışlar, eşkıyalığa benzer anarşik çıkışlar gibi görünse de, bir toplumda gerçek ve köklü halk baş kaldırmalarıbirikimi varsa, bu hareketler katiyen sürgit eşkıyalar tarafından yürütülemez… Rahmet Yolları Kesti bu gerçeği, Anadolu’nun belli özelliklerinden, eşkıyalığa hevesli insanlarımızın kişisel dramlarıyla beraber aydınlatılmıştır. Kemal Tahir [aktaran:Ferit Güneri, ‘Kemal Tahir’le Röportaj’, Kemal Tahir’in 30. Ölüm Yıldönümü Anısına, s. 325]

DENİZLİ

Kuşlar Yasına Gider

Hasan Ali Toptaş, 2016

Ben kavşaktan Uşak istikametine dönünce at da döndü hemen, peşim sıra, aynı şekilde koşmaya devam etti. İşte böyle koşarken, yıllar evvel, geceleyin minibüsle koyun sürüsünün içine girdiğimiz yere gelince de zınk diye durdu bu at. Ben hemen frene basarak sağa yanaştım ve başımı çevirip baktım ona. Babamın karanlığın içine doğru birkaç defa, hey çobaaan, çobaaan diye bağırdığı noktada durmuş olmasına rağmen, tuhaf bir şekilde, hala koşuyormuş gibi yelesi dalga dalga uçuyordu atın. Beyaz bir rüzgara benzeyen kuyruğu da savruluyordu yelesiyle birlikte. Koşmaya kendi gövdesinin içinde devam ediyordu sanki. Kimbilir, belki benim gözümde durmuştu da başka birinin gözünde koşuyordu o sırada; böyle olunca da iki hal, zamanın yırtılan yerinden sızıp ister istemez birbirine karışıyordu. Sonra işte orada, yine göğün derinliklerine gömülecekmiş gibi, acı kişnemeler eşliğinde şahlanıp aniden kayboldu bu at. Gözlerimde ağartısı, kulaklarımda kişnemeleri kaldı sadece.
Ben de onlarla birlikte Zıpır Yokuşu’nu çıkıp yarım saatlik bir yolculuktan sonra, ikindi vakti, yorgun argın kasabaya vardım. Everest Yayınları, 2016. s. 179.
Hakkında: Toptaş, bu romanında insana dair bir duyguyu/bakışı, yaşayışı dile getiriyor. Sözde ve yaşamda olanı yazıda/yazıyla kurarken; anlatıcının, hikâye anlatıcısının macerasına yaslanıyor. Anlatırken gören, duygulanan, sezen, düş kuran biridir onun anlatıcısı. Kuran ve söyleyenin çare arayışı her defasında yola düşürür onu. Ankara-Denizli/Çal arası gidilip gelinen yol; her gidişte türkülerle, sonra düşlerle bezenir. Orada keder, özleyiş, kayboluş, hatırlama ve ölümle yaşam vardır. Yer yer çıkıp çıkıp kaybolan beyaz at ise hem yaşamın hem de ölümün, yolun/yolculuğun, kanatlanarak gitmenin, saflık ve masumiyetin, yalınlığın simgesidir adeta. Feridun Andaç, Gazete Duvar, 13 Ekim 2016.

DİYARBAKIR

Masalını Yitiren Dev

Adnan Binyazar, 2000

Diyarbakır! Yazıp da okuyamadığım şiir…
Caddeler akşam saatlerinde dolar.
Bir avluya açılan onlarca kapı düşünün. Her kapının önünde kor alevli mangallar, maltızlar… Bin çeşnili yemeklerin kokusu yalnızca avluyu kaplamaz, gökteki ay’ın yüzünü bile şenlendirir. Herkes herkesin sofrasına teklifsiz oturur. Zeko Bibi, Diyarbakır’ın erik ekşili meftunesini pişirir, Haco Bibi domates biber kızartır. Et yoktur yemeklerde ama, zaten et de yenmemelidir bu kızgın sıcakta. Adam boyu karpuzlara kamalar saplanırken, anason kokuları yorgun gönülleri şenlendirir. Kaşık seslerinin birbirine karıştığı bu akşam saatlerinde, nemli odaların derinliklerine sığınmış bakir bir kızın utangaç sesi duyulur:
“Odam kireçtir benim / Yüzüm güleçtir benim / Soyun gel gir koynuma / Terim ilaçtır benim.” Can Yayınları, 2017, s. 251.
Hakkında:  Hem de bir ölüm gününde, Bedrettin Cömert’in gök ekin gibi biçilip sonsuz yolculuğuna çıkarıldığı cami avlusunda, yaşlı ve hastalıklı bir adam yanıma yaklaştı, “Gerçekten, yazdıklarınızı yaşadınız mı?” diye sordu. Edebiyat Dostları’nda (Mehmet Seyda, İstanbul 1970) ya da Milliyet Sanat Dergisi’nde (16.07.1979) yayımlanan özyaşamöykümü okumuş olmalıydı. Ağır hastalıkla, ilk gördüğüm gülerdeki o görkemini gerilerde bırakmış Ahmet Muhip Dıranas’ı tanıyamamış, sıradan biri sormuşcasına “Evet!” deyivermiştim. (…) Çocukluk yıllarına ilişkin gözlemlerimi yazarken, Ahmet Muhip Dıranas’ın, özünde bir kuşkuyu da barındıran bir soruyla öğrenmek istediğini, gerçeklik duygusunu sarsıntıya uğratacağını sandığım olaylardan kesitler aktararak yanıtlamaya çalışacağım. Adnan Binyazar, Masalını Yitiren Dev, Can Yayınları, 2017, s. 13. 

ELAZIĞ

Yukarışehir

Şemsettin Ünlü, 1986

1987 Orhan Kemal Roman Ödülü

Arap Yarımadası’nın kurak, kumlu topraklarından kuzeye, Anadolu’nun yüksek yaylalarına doğru gelenler; doğuda Dicle’nin sığ, durgun sularını , batıda derin yatağında gürültülerle akan Fırat’ı izler; dağlık, dar bir geçide ulaşırlardı.
Geçidin kuzeye bakan arka yamaçları; Çapakçur, Monzur, Nurhak dağlarının çevirdiği ince uzun bir vadiye inerdi. Murat Irmağı, Karasu, Peri Suyu, ayrı ayrı, çok uzaklardaki yüksek yaylalardan gelir, bu ince uzun vadinin güneyinde birleşir, Fırat’ı oluştururlardı. Gür, gürültülü, uzun yolun yolcusu Fırat’ı.
Fırat, okyanusa kadar uzanan yolculuğunun bu çıkış yerinde dik, derin vadilerden, kayalık dar boğazlardan geçerdi. Dar boğazlara gelip girdiğinde, döner, yükselir, yatağından yukarılara köpük köpük dalgalar, saydam su zerrecikleri saçardı; önünde, arkasında akıl almaz girdaplar, korkunç mağaralar oluştururdu.
Suların akıp gittiği derin vadinin iki yakasındaki dik dağ yamaçlarında bodur meşeler, alıçlar, bademler göğerirdi. Aşağıda, vadinin derinliğinde gürültülerle akan coşkun sulardan uzakta, bu ağaçlar; kavruk, tozlu, seyrek; büyür, kurur, yeniden göğerirdi.
Yukarışehir, kuzeyindeki bu dağlık dar geçidin girişinde, kayalık,yüksek tepelerin üstünde gelip geçmiş sayısız uygarlıkla içiçe uzun yüzyıllar yaşamıştır. Aşağıdan, Güneydeki Mezre ovasından bakıldığında, taa uzakta kayalık boz tepelerin doruğundan arkasını gökyüzünün boşluğuna vermiş Yukarışehir kalesinin burçları, uçurumların üstündeki eski konakların dar siluetleri görünürdü.
(…)
Oysa yukarıda, her on onbeş adımda bir, dönerek, kırılarak yükselen yolun sonunda, daha Yel Boğazı’nın döner dönmez; yamaçlara, kayalık düzlüklere, basamak basamak yükselip giden, taş döşeli sokakların iki yanına sıralanmış; büyüklü küçüklü evleri, konakları, kiliseleri, camileri, medreseleri, meydanları, dükkanları, hanları, hamamlarıyla; karmaşık bir kentin ilk görüntüsü çıkardı. Alışılmışlığın, özümsenmişliğin, kocamışlığın görüntüleriymiş gibi sokakların taşları aşınmış, yuvarlanmış; kubbeli taş yapıların dış yüzü kararmış; ağır meşeden çift kanatlı kapıların demir kakmaları paslanmıştı… İnkılap Kitabevi, 1998, s. 7.
Hakkında: Yukarışehir (resmi kayıtlarda Harput, Doğu Anadolu’da, uzun yüzyıllar varlığını sürdürebilmiş bir ‘kale kent’. Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğine kadar, önemli sayılan bir vilayet merkeziydi. Benim yıkıntıları arasında çocukluğumu yaşadığım kent) (…) Yukarışehir, okura, kendi serüveninin çizgisinde, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden günümüze uzayan yaşam kesitini vermeyi amaçlıyor. Yazar için de, okur için de kanımca roman (elbette öteki sanat ürünleri de) bir hiçlikten, bir saçmalıktan kaçış, evrenseli arayıştır. Okurların Yukarışehir’de bunları bulabileceğini umarım. Yukarışehir‘de birey toplumdan, toplum bireyden soyutlanmadı; karşıtlıkları evrensel çelişkileri saklanmadı. Şemsettin Ünlü, Cumhuriyet Gazetesi, 05 Haziran 1987, s. 4.

ERZİNCAN

Köprü

Ayşe Kulin, 2001

Üç günden beri dur durak tanımadan esen deli rüzgâr birden kesiliverince, kar, Munzur ve Keşiş dağlarının koynuna sere serpe uzanmış Erzincan’ın üstüne, tül cibinlik gibi inmişti. Karla kaplı çıplak ağaçlarından, saçakları buz tutmuş evlerine kapanmış insanlarına, dam altlarına sığınmış bezgin sokak köpeklerine kadar tüm canlılarıyla uzun bir kış uykusuna dalmış gibiydi şimdi şehir. Erzincan’ın ne zaman ne yapacağı belli olmazdı. Ne istediğini hiç bilmeyen şımarık bir kadın gibiydi. Karın bembeyaz örtüsü altında uyuşmuş yata dururken, birdenbire miskinliğinin öcünü almak ister gibi çalkalamaya başlardı kalçalarım. O böyle beşik gibi sallandı mı, yüce dağların yamaçlarını tutan kar, yükseklerden aşağılara iner, ovalarda çağıldayan akarsularla buluşur, yerle gök birbirine geçerdi. Toz, duman, çığlık ve kar arasında savrulurdu canlar. Üstelik daha çok da yeniydi böylesine kudurup azması. Evleri yerle bir etmiş, kurbanlarını yutmuş, tüm hırsını kustuktan sonra, durulmuştu. Erzincanlılar, bir süre sessiz kalacağını bilirlerdi şehirlerinin. Tekrar ne zaman azacağı pek belli olmazdı ama… Daha değil… daha değil. Onca cana kıydıktan, onca ocağı söndürdükten, onca binayı, ağacı devirdikten sonra, iyice yorgun düşmüştü şehir. Dinlenme sürecindeydi. Belki de o yüzden, gevşek bir miskinlik içindeydi Erzincanlılar. Remzi Kitabevi, 2001, s.7. 
Hakkında: Köprü bir yaşam öyküsü değil, bir bölgenin hikayesidir. Bu romanda, bir köprünün yapımını anlatmak üzere yola çıkmışken, kendimi bir bölgenin gerçeğini anlatır ve bu gerçeğin nedenlerini irdelerken buldum. Ama bilinç altımda (madem ki okur roman kahramanlarına öykünebiliyordu) alın bakalım gençler, işte öykünmenize değer bir bürokrat tanıtıyorum size, siz de onun gibi olun ki, bir gün bir yerlere varabilelim mi demek istiyordum? Heralde, evet!
Ayşe Kulin, Cumhuriyet Kitap Eki, 08 Temmuz 2004, s. 18.

ERZURUM

47’liler

Füruzan, 1974

1975 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü

Erzurum’un aşağılarda Anadolu kentlerinin demirciler, gümüş­çüler, debbağlar, bakırcılar, baharatçılar çarşılarının dağınıklığından, bakımsızlığından öte loş bir yerleri anıvermişti annesi. Erkeklerin dolandığı, durucu olmayan uzun yol sürücülerinin dumanlı kebapçılarda bol soğanlı yemeklerini yiyip kalkınca, tedirgin bir iki bakınmadan sonra biraz kamburlaşarak yürüyüp gittikleri evlerin sokaklarından örtünüp geçen o telaşlı kadınları düşünmüştü annesi. Öylesi kadınlardı ki onlar, tek gözlerini açıkta bırakan ehramlarından bile erkeklere dokunulmanın kolaylıklarını belli edebiliyorlardı. Gözlerinin güzelli­ğiyle ünlüydüler. Memeleri ise hâlâ bozulmamıştı. Çoğu da köylerinden inen bu kadınların yayık çalma yıllarında edindikleri gergin sırt kasları, yuvarlak kolları, uçları diri, dolgun, ayrık göğüsleri vardı. Bunları nereden, hangi yoldan geldiği belirsiz söylentilerle öğrenen memurların eşleri konuk günlerinde, hem çekinip sakınan, hem gülü­şerek aşağılayan bir anlamla o düşkün kadınları konuşuyorlardı. Ne olursa olsun sonuçta tabanları yarık köylü kadınlarıydı onlar. Saçları­na ne sürüyorlarsa kokuları da dayanılmazca ağırdı. Kesinlikle hastalıklıydılar. Öyle ya, köylerinde namuslarıyla oturacaklarına böylesine utanmazca bir işe yatkmlaşıvermeleri neyle bağışlanabilirdi. Aralarından doğu sınırını geçip gidenler de oluyordu söylendiğine göre; şu Antep, Kilis çarşılarından öteye, kiloyla ipek satılan sinekli, çok sıcak yerlere. Yapı Kredi Yayınları, 2015, s. 21.
Hakkında: İlk romanımıza konu edindiğimiz 47 doğumlular, bu ülkenin yetiştirdiği, yaşça büyüklerini aşma çabasında olan bir kuşaktır. Bu gencecik insanların, büyüklerin ihmaline, kurnazlığına, çıkarcılığına ya da (ehveni şer) kolaylığına uğrayıp, harcanmış geçmişten, zaman kazanmak istercesine, aceleyle giriştikleri can pahası karşı koymayı anlatmaya uğraştık. Yıllanmış yasaların geçerliliğinde, elimiz erdiğince yazmaya çalıştık. Zor bir konu, alabildiğine anlatıma açık. Günceli tartmanın zorluğu da ayrıca ortada. Zamanın sinemasından geçmemiş güncelin yanıltıcılığını hesaplamak var. Yine de olayların belkemiği çok doğru. Yazılması kaçınılmazlaşıyor bu yönden bakınca. Büyüklerine öğretecekleri olanları yetiştirmiş bir ülkenin insanları onlar. Güncelin bile sakınamadığı şeylerle donatılmışlar. Füruzan, Cumhuriyet Gazetesi, 26 Haziran 1974, s. 1

ESKİŞEHİR

Yaban

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1932

Dünyadan elini eteğini çekmiş bir kimse için Anadolu’nun bu ücra köşesinden daha uygun neresi bulunabilir? Ben, burada diri diri, bir mezara gömülmüş gibiyim. Hiçbir intihar bu kadar şuurlu, bu kadar iradeli, bu kadar sürekli ve çetin olmamıştır.
Daha otuz beşimize basmadan her şeyin bittiğini, işin tamam olduğunu; aşkın, arzunun, ümit ve ihtirasın artık bir daha uyanmamak üzere sönüp gittiğini kendi kendimize itiraf etmek; kendi kendimize, bütün mutluluk ve başarı kapılarının kapandığını söylemek ve gelip, burada bir ağaç gibi yavaş yavaş kurumağa mahkum olmak. Böyle mi olacaktı?
Böyle mi sanmıştım? Lakin, işte böyle oldu ve böyle olması lazımdı.
Mehmet Ali, bana: Gel beyim, seni bizim köye götüreyim; buralarda, yalnız başına sersebil olursun dediği vakit, bir Anadolu köyünün ne olduğunu bilmiyor değildim.
Mehmet Ali: Gel beyim, seni bizim köye götüreyim, dediği vakit, bu köyü, kafamın içinde olduğu gibi görmüştüm.
Hatta Mehmet Ali’nin evini, hatta bu odayı, hatta, bu delikten seyrettiğim manzarayı… Zaten, Cihan Savaşında kolumu kaybetmezden önce bütün şiir kabiliyetimi, bütün sade dilliliğimi kaybetmiş bulunuyordum. Korkunç, iğrenç ve yalçın gerçek parmaklarının ucundaki kan ve alnının ortasındaki çamurla! çoktan bana görünmüştü. Biliyordum ki, toprak katı ve tabiat zalimdir ve insan cinsi bozuk bir hayvandan başka bir şey değildir; biliyordum ki, insan hayanların en kötüsü, en bayağısı ve en az sevimli olanıdır. Evet, bilhassa en az sevimli olanıdır. İletişim Yayınları, 1996, s. 33. 
Hakkında: Cumhuriyet’in onuncu yıl eşiğinde yazarın toplumuna ödediği borçtur Yaban. Sezgiyle bile olsa Yakup Kadri, Türk köyünün, verdiği görev oranında zaferden pay almadığını -dolaylıkla- anlatmaktadır. (…) Birinci Dünya Savaşı’nın yoksunluklarını yaşamış bir Batı Anadolu köyünün sorumluluğu kime aittir? Ne padişahlık devrinin eleştirisi söz konusudur, ne Cumhuriyet hükümetine yol gösteriş. Ama gene de bu gerçekçilik, halkımızı masabaşı söylevleriyle sevdiklerini söyleyenlerin pembe gerçekçiliğini tedirgin edecektir. (…) Yaban, toplumumuzun ilerde meydana çıkacak ana sorunlarına, biraz anakronik de olsa, dikkatli bir yaklaşımdır ve onun zaferi, Yakup Kadri’nin adı yanına eklenen bir onur olur. Rauf Mutluay, 50 Yılın Türk Edebiyatı, 1973, s. 552.

GAZİANTEP

Gemileri Yakmak

Yusuf Ziya Bahadınlı, 1977

Evet tam elli yıl önceydi. Antep ilk ölüsünü o gün veriyordu. Ölen on iki yaşında bir çocuktu.
“1919 yılı Ocak ayının on beşinci günü ‘bir süvari livası, bir istihkâm müfrezesi, bir batarya ve otomobilli ağır makineli tüfek kıtalarından mürekkep’ İngiliz kuvvetleri, ‘kışı geçirmek, hayvanlarına yem sağlamak’ amacıyle Antep’i işgal etmişlerdi.” Ne var ki bu kış, on bir ay yirmi gün sürmüş; kentten ayrılırken de Fransızları buyur etmişlerdi. Yenidünya Yayınları, 1977, s.17. 
Hakkında: Bahadınlı, Gemileri Yakmak romanında bir yandan Kurtuluş Savaşı yıllarının siyasal panoramasını çizerken bir yandan da 1940-1970 arası Türkiye’sinin siyasal dinamiklerini aktarır. Romanda geriye dönüşlerle kurgulanan bu ikili yapıda Kürt Musdo işgal yıllarının onun oğlu Memo ise güncel olayların kahramanıdır. İşgal yıllarında Antep’in zenginleri işgalcilerle dostluk kurarken, işgale karşı direnen Anteplilere sırt çevirirler. Yıllar sonra yine aynı kişiler bu defa “vatansever” kimliğiyle zenginliklerine zenginlik katmaktadırlar. Yazar romanda bu kesimin her zaman bireysel çıkarının peşinde olduğunu tarihsel süreklilik içinde vermeye çalışmıştır. Müslüm Kabadayı, soL Haber, 09.09.2017
 


(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

HAKKARİ

O

Ferit Edgü, 1977

Uzatmalı geldi. Bir akşam kaldı.
Bayram armağanlarını topluyor köy köy.
Bir küp peynir verildi. Bir toklu verildi. Bir teneke bal verildi. Bir teneke turşu.
Defterine not etti verilenleri. Sonra jandarmalarını gönderip aldıracak.
Uzatmalı şöyle dedi bir soru üstüne Öğretmene:
Burda, gelen gelir, alan alır, vuran vurur, vurulan ölür. Kim vurdu? diye sorarsın. Kimse bilmez. Herkes bilir. Hiçbiri ağzını açıp söylemez. Bırakırsın. Çünkü vuranı bir başkası vurur. Diyeceksin ki, Peki hukuk nerde, kanun nerde? Dağın hukuku, kanunu da bu, Öğretmen. Sel Yayıncılık, 2017, s. 151.
Hakkında:  Eğer O, Pirkanis’in, Hakkari’nin sorunlarına ya da gerçeklerine eğilmek amacıyla yazılmış bir roman olarak düşünülürse, belli ki pek yüzeysel, hatta acemice bulunur; ama kabul etmek zorundayız ki böyle bir yaklaşımın önce kendisi yüzeysel ve acemicedir. Hiç kuşku yok ki bir “köy romanı” ile karşı karşıya değiliz. Romanda kentlinin bu “on üç haneli, yüz on dört nüfuslu dağ köyünün’ koşullarını ‘yadırgadığına’ ilişkin bir imleme bulunmadığı gibi, Batıcı bir sevecenlik ya da bilecenlik de taslanmamış. Sadece, dillerini bilmediği insanlar arasında yaşayacağının bilincinde olduğunu vurgulamaktadır yazar… Öğrenci ve öğretmen olarak onların dilini öğrenebildiğince öğrenecek, kendi dilini öğretebileceğince öğretecektir. Füsun Akatlı [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s.439]

HATAY

Çete

Refik Halit Karay, 1939

Bin beş yüz metre aşağılarda kasabalar, askerler, deniz ve çalkantısı, insanlar ve ihtiras, hükümet ve politika var. Oralarda bir millet yerinden sökülmek isteniyor; bir dil susturulmak, bir kudret eritilmek için çalışılıyor. Yabancı üniformaların, bir sağlam binayı yıkmak için toplanmış amele gibi, elde kazma, kan ter içinde uğraşıp durduğu görülmektedir. Oralarda bir felaket devam etmektedir.
Fakat yüksekten bakarken sanılıyor ki, herkes memnundur; her tarafta sükûnet ve refah mekân tutmuştur; işte rahat rahat tüten bacalar, işte tatlı tatlı kayan yelkenler, işte masmavi, kırışıksız deniz, işte yemyeşil, feyizli ova! Dağdan bakış böyledir, huzur vericidir. Belki Allah da daha çok uzaktan seyrettiği için dünyayı daima rahatta görmektedir. İnkılap Yayınevi, 2017, s.104. 

İSTANBUL

Huzur

Ahmet Hamdi Tanpınar, 1948

Öğleden sonra kiracıyı görmek için sokağa çıkmış, dönüşte Bayezıt kahvesine uğramıştı. Bu birkaç saatlik gezinti, fırtınalı ve karlı gecede burnunu bir lahza kapıdan çıkarmak gibi, ona bir yığın şeyi birden öğretmişti. Daha Bayezıt’ta bir askeri kıtanın geçişi yüzünden tramvay durmuştu. Mümtaz bunu fırsat bilmiş, yolun gerisini yayan yürümek için tramvaydan inmişti. O bu yolu öteden beri severdi. Bayezıt Camii’nin yan tarafında, büyük kestanenin altında güvercinleri seyretmek, Sahaflar içinde kitap karıştırmak, tanıdığı kitapçılarla konuşmak, sıcak günden ve sert aydınlıktan çarşının birdenbire insanı kavrayan loşluğuna ve serinliğine girmek, bu serinliği çok arızi bir hal gibi teninde duya duya yürümek hoşuna giderdi. Hatta çok rahatça ve aklına eserse Bitpazarı kapısından girer, Bedesten’e kadar o dolambaç yollardan yürürdü. Öbür tarafta taklit ve baştan savma şeyler bulunur, ancak küçük tezgah ve imalathane işlerine, ucuz gümrük eşyasına, taklit modalara rastlanırdı. Halbuki Bitpazarı ile Bedesten’de, dikkati açık olursa, daima şaşırtıcı bir şey bulunurdu. Burada hayatın, taklidi güç olan, tenimize yapışmadan ve içimize yerleşmeden yanaşmıyan iki ucu birleşirdi. Gerçek fukaralıkla, gerçek debdebe veya artığı… Adım başında modası geçmiş zevk kırıntılarına, nerede ve nasıl devam ettiği bilinmeyen büyük ve eski ananelerin son parçalarına beraberce rastlanırdı. Eski İstanbul, gizli Anadolu, hatta mirasının son döküntüleriyle imparatorluk, bu dar, içiçe dükkanların birinde en umulmadık şekilde ve birden parlardı. Kasabadan kasabaya, aşiretten aşirete, devirden devire değişen eski zaman elbiseleri, nerede dokunduğunu söyleseler bile unutacağı, fakat motiflerini ve renklerini günlerce hatırlıyacağı eski halı ve kilimler, Bizans ikonlarından eski yazı levhalarına kadar bir yığın sanat eseri, işlemeler, süsler, hulasa yığın yığın sanat eşyası, hangi geçmiş zaman güzelinin boynunu, kollarını süslediği bilinmeyen bir iki nesle ait mücevherler, bu rutubetli ve yarı karanlık dünyada hüviyetlerine eklenen uzak zaman ve bilinmezin cazibesiyle onu saatlerce tutabilirdi. Bu eski şark değildi, yeni de değildi. Belki iklimini değiştirmiş zamansız hayattı. Mümtaz bu hayattan Mahmutpaşa’nın çığlığı içine çıktığı zaman, bir mahzende cins bir şarapla sarhoş olduktan sonra güneşe çıkanların sarhoşluğunu duyardı. Bütün bunlardan zevk almak ona yaşına göre çok olgun bir itiyat, bir tiryakilik gelirdi. Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, Yapı Kredi Yayınları, 2002, s. 40. 
Hakkında:  Huzur (1949), Türkçede okuduğun en güzel aşk romanı. Üstelik sadece tek aşkın, bir erkeğin bir kadına olan aşkının romanı da değil, iç içe iki aşkın romanı, birbirini besleyen, geliştiren iki aşkın: Mümtaz, Nuran’a olduğu kadar, İstanbul’a da aşıktır. Huzur’da İstanbul sadece bir güzel şehir, bir roman kişilerinin içinde yaşadığı bir çevre değildir; başlı başına bir roman kişisidir, bir sevgilidir. (…) [A]nlattığı çevrelerin roman kişileri olup olmadığına bakmaz; bir Mümtaz gibi, bir Nuran gibi, bir İhsan gibi anlatır İstanbul’u. Ama ne güzel anlatır… Tevfik Fikret’in “facire-i dehr”i, üzerindeki yüzeysel çirkinlikleri, sefillikleri, Tanpınar’ın romanında birer birer soyunarak özündeki güzelliği, tarihle tabiatın sarmaş dolaş olduğu o erişilmez uyumu gözler önüne serer. Tanpınar, dünyanın en güzel “striptiz”ini yaptırır İstanbul’a. Fethi Naci, Yüz Yılın 100 Türk Romanı, İş Bankası Kültür Yayınları, 2015, s.207.

İZMİR

Denizin Çağırışı

Kemal Bilbaşar, 1943

İnsan yeni medeni bir şehir içinde, üç-dört sokak döndükten, birkaç yüz adımlık bir yokuş tırmandıktan sonra, böylesine engin bir mesafe aşmış olacağını nasıl aklına getirir? Birbirine merakla eğilmiş evler, bu tecessüse karşı kafesten bir kalkanla evin gizlerini korumaya çalışan insanlar; sokak ortasında akan kirli bir su üzerinde havuz yapmaya, değirmen kurmaya uğraşan yamalı ve sümüklü çocuklar, kapılardan karşıdan karşıya dedikodu yapan, ama bir erkek geçtiği zaman bir an için sohbeti keserek üstünkörü örtünen, sonra yeniden ateşli görüşmelerini sürdüren rastıklı, tombul kollu kadınlar; (…) Bu sokak, hiç şüphe yok, Türkiye’de olan bitenleri en aşağı çeyrek yüzyıl geriden izliyordu. Meşrutiyet yıllarında rakı sofrasında kalpten ölmüş bir adamı mezarından çıkarıp buraya getirmek kabil olsa, acaba hayretini çekecek bir değişiklik bulur mu, gibi bir merak duyuyordum. Can yayınları, 2013, s.52
Hakkında:  Birçok edebiyat araştırıcısı Denizin Çağırışı’nı psikolojik yabancılaşmanın ilk örneği olarak kabul etmektedir. Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli ile bu yapıt arasında ilişki olduğunu belirtenlerin başında Ahmet Oktay gelir. Ona göre, …öykü ve romanın daha çok yurt gerçeklerini, özellikle de köy ve kent yoksullarının sorunlarını anlattığı bir tarihte yazılan Denizin Çağırışı‘yla Bilbaşar’ın farklı bir kanal açar gibi olduğu söylenmelidir. Psikolojik yabancılaşmanın ilk örneğidir bu roman. Çok daha yetkin bir örneği, uzun yıllar sonra Yusuf Atılgan yazacaktır: Anayurt Oteli. Bu iki roman arasında açık bir akrabalık bulunmaktadır. Ali Algül, “Kemal Bilbaşar’ın Denizin Çağırışı Romanına Psikanalitik Açıdan Bir Bakış”. Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2014, 11, (20), s. 7-26

KARS

Yelatan

Ümit Kaftancıoğlu, 1972

Ya Yelatan!.. Onu bile unutmuştu. O Yelatan ki, yarı Tanrı, canavar! El açılan, yönünü çevirenin dileğini veren, yazın, baharın, otun, çayırın kaynağı, cenneti Yelatan. Güneş, Yelatan gediğine yakınsa, hele gedikten aşıyorsa, artık açlımış, susuzlukmuş, yakacaksızlıkmış, yalınayaklıkmış, ot-saman bitmiş… Kimin umrunda bunlar? Yelatan Tanrıydı, cömertti, anaydı. Sırtındaki karda, bahar balkırdı. Güneş Gergedan’dan kalkmış; Seyrandağ’dan, Ziyarat’tan, Yelatan’a yaklaşmışsa bahar gelmiştir. 
”Ha yetişti, ha!.. Yelatan’dan aşan günler carımıza yetişti…” denir. Darda kalanlar, el elde, baş başta gidenlerin gözü hep Yelatan’dadır. Gün batarken, süzülürken, Yelatan balkıyorsa, artık; boyun eğmek, umutsuzluk biter. Remzi Kitabevi, 1972, s. 57.
Hakkında:  Kaftancıoğlu’nun kendi köyünü ve bir ölçüde yaşamını anlattığı Yelatan adlı roman, onun tüm yazınsal ufku ve taşıdığı imgelem, halk kültürünü kavrayış gücünü tek başına temsil edebilecek bir güce sahiptir. Yelatan, Bahtin’in “yarı ciddi yarı komik tür” bağlamında tanımladığı çokseslilik öğeleriyle örülüdür. Bir yanda mal mülk tutkunu, gözünü kardeşinin toprağına, hayvanına dikmiş aç gözlü köylü Üseyin, açlık, sefalet, yoksulluk, diğer yanda gülmeceli, şenlikli, imececi köy yaşamı vardır… Alper Akçam, Batı Rönesansında Rabelais, Türkçe Yazında Köy Enstitülüler, Sosyal Bilimler, Sosyal Bilimleri Enstitüsü Dergisi, Sayı 10-11

KASTAMONU

Yıldız Karayel

Rıfat Ilgaz, 1981

1982 Orhan Kemal Roman Ödülü
1982 Madaralı Roman Ödülü

Planını çizdiğim yolu bana diploma verenler görse, verdiğine vereceğine lanet eder… Bu yol tam memleket işi… Az gelişmiş memleketin yolu böyle olur işte. Karadeniz’in yolunun her kilometresi ortalama yüz milyon liraya mal oluyor. Kayaları delemezsin. İyisi mi, bizim gibi yaparsın. Katırı salıverirsin, nereden giderse arkasından krokisini çizersin. Yol dediğin böyle olmaz, cetvel tahtasını tutacaksın haritanın üzerine yapıştırıp çekeceksin çizgiyi… (…) Şaduman altına bir iskemle çekip oturmuş, Mühendis Cengiz’i dinliyordu. “Haklısın beyim!” dedi. “Çok doğru söylüyorsun! Bu sahil yolu yüz yıldır kalmış. Babalarımız, dedelerimiz düşmüşler, ak torbalarını sırtlarına vurup yayan yapıldak yollara. Kış dememişler, yaz dememişler çekmişler çarığı, dağ tepe gitmişler… Balkan Savaşı… Yol yok… İstiklal Savaşı… Yol yok. Demokrasi gelmiş, gene yok! Kasabaya hala katırın sırtında gidip geliyoruz… Çoğu zaman gidiyoruz da gelemiyoruz… Yola çıkamadığımız da oluyor, kar bastırdı mı… Varsın hükümetten çağırsınlar!”
“Eh, en sonunda siz de kavuşuyorsunuz işte yola!” dedi.
“Yolun böylesi olmaz olsun, tarla toprak elden gittikten sonra!”
“Yol dediğin böyle yapılır. Ya tarladan geçer ya topraktan… Başka nasıl olur sanıyorsun!”
“Amma hep fakirin, fukaranın tarlasından, toprağından geçiyor!” diyecek oldu. Dostluk kurar, belki yola getiririm ilerde, diye düşündü. Çınar Yayınları, 2016, s. 66.
Hakkında:  Rıfat Ilgaz’ın Madaralı Roman Ödülü alan bu romanı, Karadeniz’in Kıyıcığında ile birlikte bir Batı Karadeniz panoraması oluşturuyor. (…) Yıldız Karayel‘de, yetersiz topraklarını ekip biçmeyle geçinmeye çalışan köylülerin yaşamı var. Orman ürünlerinin kesimi, kara ve deniz taşımacılığı, doğayla birlikte düzensiz bir ekonominin kurbanı olan kıyı köylülerinin bütün yaşamı ve yaşama karşı olan tutkuları. Yıldız Karayel, Rıfat Ilgaz’ın kaleminden gene bize Karadeniz’i sunuyor. Doğan Hızlan, Cumhuriyet Gazetesi 20 Mayıs 1982, s. 5.

KAYSERİ

Acemiler

Erhan Bener, 1952

Avukat Refet Bey’in evi, Keçikapı’dan Talas caddesine çıkan kestirme yolun üzerindedir. Kayseri’de eşine az rastlanan ahşap bir yapı. Kenarları fırlamış, yüz tahtaları kararmıştır. Kapının numarası Arap rakamlarıyla yazılmış. Su, elektrik plakaları Türkçe, damın bir ucunda bir at nalı, bir boynuz, bir çift mavi boncuk sarkar. Geçmişte yangın tehlikesi geçirmiş saçaklar, kopuk kopuk, kömürleşmiş. Pencereler dar, perdeler sımsıkı örtülüdür. Çıngırağın ipi çekilince, payandaları alınıverse yıkılacakmış gibi duran ikinci katın köşe penceresindeki perde aralanır, çekingen bir yüz, gelenin kim olduğuna bakar. Ayrıntı Yayınları, 2012, s.32. 
Hakkında:  Kayseri, roman kişilerinin aldıkları kararlarda, hayatın akışına kapılışlarında ve güçsüzlüklerini algılayışlarında en etkin öğedir. Ömer, ait olduğu toplumsal sınıfın törel yargıları altında ezilmekte; Necdet ve Nesrin’in aşkı bu küçük kentte umutsuz bir şekilde bitmekte; Tahsin için ise kent bir var oluş sorununa dönüşmektedir. İnsanlar ve olaylar bu kent içinde kaynaşmakta, kent akışa karşı koyamayan kalabalıkları barındırmaktadır. Kayseri, sokakları, kahveleri, ören yerleri, istasyonuyla roman kişileri için birere mekan olduğu kadar, kentin kimliğini yansıtan, ruhunu yaşatan ortamlar olarak da betimlenirler. Kimi zaman da kent hakkında yapılan tasvirler, izlenimciliğin dışında sembolik anlamlar kazanır. Kayseri, bu şekilde heybetli, ulaşılmaz, varlığıyla insanın toğlumun üstünde bir kent olarak belirir. Aşılmazlığıyla insanları ezer, bir örnekleştirir. Betül Mutlu, Cumhuriyet Kitap Eki, 06 Aralık 2012, s.13.

KIRKLARELİ

Bıyık Söylencesi

Tahsin Yücel, 1995

Güzel, çok güzel,” diye mırıldandı. “Ben ömrümde böyle bıyık görmedim, resimlerde, fotoğraflarda, hatta düşümde bile görmedim.” Büyük bir coşku içinde, konuklarına yer gösterdi, kendisi de Cumali’nin karşısına oturdu, gözlerini bıyığına dikti, uzun süre, hiçbir şey söylemeden baktı öyle, neden sonra gülümsemeye başladı, “Evet, doğru, düşümde bile görmedim,” diye yineledi tutkulu bir sesle. Gene sustu, sonra, gene aynı tutkulu sesle, “Ama ben bu bıyığı tanıyorum, öteden beri tanıyorum: bu bıyık geleneksel Türk bıyığı, leventlerimizin, yeniçerilerimizin bıyığı, üç kıtada at koşturmuş atalarımızın bıyığı,” dedi. Arkasından, uzun ve karmaşık bir biçimde, sözlerinde çelişki aranmaması gerektiğini, Cumali’nin “şu gördüğümüz” bıyığının yüzyıllardır tüm Türk bıyıklarının olmaya yöneldiği, yani olması gereken bıyık olduğunu, belki de tarih içinde “ipi ilk Cumali’nin göğüslediğini”, bu nedenle kendisine ve kendisine yardımcı olanlara “minnet ve şükran” borçlu olduğumuzu, devletin de, yirminci yüzyılda, Anadolu’muzun bu cennet köşesinde, bu küçük ve şirin kasabada, en kusursuz biçimiyle ortaya çıkmış bulunan geleneksel Türk bıyığının üstünde titreyip ona her türlü desteği sağlamak zorunda olduğunu anlattı. Can Yayınları, 2016, s. 47
Hakkında:  (…) romanın konusu, günümüzün temel sorunlarından biri: göstergenin (ya da kimilerinin deyimiyle, imgenin) toplum içinde kullanımı, işleyişi, algılanması, giderek güçlenmesi, gösterdiği şeyin yerini alması, onu gösterir görünürken, ezmesi. Bıyık, ne denli görkemli olursa olsun, yalnızca bıyıktır. Ama bizim romanda, erkekliğin, yakışıklılığın, daha da önemlisi kitlenin şanlı geçmişinin ve şanlı geleceğinin göstergesi, yani, kendi özüne dönme görüntüsü altında, bir yabancılaşma etkeni olur. Bu arada, herkesten önce, kendisini taşıyan adamı yabancılaştırır, yavaş yavaş, onda gösterir göründüğü şeyden, erkeklikten bile uzaklaştırır onu. Çağdaş Söylenler’in unutulmaz yazarı Roland Barthes, yıllar önce, bakıp usanmak bilmeden göstergenin doğallığını yıkmak için savaşmaktan söz ediyordu. Bıyık Söylencesi bunu yapıyor bir bakıma, kendi çapında, kendi araçlarıyla. Tahsin Yücel, Cumhuriyet Kitap Eki, 8 Haziran 1995, s.6

KOCAELİ

Sessiz Ev

Orhan Pamuk, 1983

1984 Madaralı Roman Ödülü

Sustular. Uzun bir sessizlik oldu sonra. Her yıl iki yanına yeni ve çirkin beton yapılar dikilen yokuşu çıktık, seyrekleşen bağlar, kiraz bahçeleri ve incir ağaçları arasından geçtik. El radyosu, özelliksiz bir “hafif Batı müziği” çalıyordu. Uzaktan denizi ve Cennethisar’ı görünce galiba çocukluğumuzda duyduğumuza yakın bir heyecan duyduk, sessizlikten anladım, ama çok sürmedi. Hiçbir şey konuşmadan yokuşu indik, kısa pantolonlu, mayolu, yanık tenli kalabalık ve gürültü içinden geçtik. (…) Arabayı bahçeye soktum ve her gelişimde sanki daha da eskiyip boşalan evi kasvetle seyrettim. Ahşap doğramaların boyası dökülmüştü, sarmaşıklar yan duvardan ön duvara atlamıştı, incirin gölgesi Babaanne’nin kapalı pancurlarına vuruyordu, alt katın pencere demirleri pas içindeydi. Tuhaf bir duygu sardı içimi: Daha önceleri alışkanlıktan farkede-mediğim korkunç birşeyler vardı sanki bu evde de şimdi şaşkınlık ve kaygıyla seziyordum. Büyük ön kapının bizim için açılmış olan hantal kanatlarının arasından gözüken Babaanne ile Recep’in içerdeki nemli ve ölü karanlığını seyrettim. İletişim Yayınları, 2006, s. 40.
Hakkında: Bu romanında bir ailenin yetmiş yıllık geçmişini, aradan geçen yetmiş seksen yılda oluşan tarihsel gelişimi sergiliyor Orhan Pamuk. Ama doğrudan doğruya tarihle bağlantılı olan bu romanı, bir tarih kitabı okur gibi okumuyoruz. (…) Orhan Pamuk bu romanında Osmanlı’dan bu yana gelen siyasal çizgiyi, Doğu’yu iyiden iyiye aşağılayacak kadar Batı hayranı Osmanlı aydınını, günümüz Türkiyesinde çeşitli katmanlardan tiplerle birlikte geçmiş dönemde yaşanan siyasal olayları kendisi için yeni denilebilecek bir anlatım tekniğiyle sergilemeyi amaçlamış. Zeynep Özkan, [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, 2015, Evrensel Basım Yayın, s. 517]

KONYA

Küçük Ağa

Tarık Buğra, 1963

Önce Tekke Deresi’nin üstü karardı, sonra şimşekler çakmaya başladı, ardından da yağmur boşandı. Kasabanın doğuya meyilli sokaklarında sağlı sollu ırmaklar peyda olmuştu. Gökyüzü neyi var neyi yoksa boşaltacak gibi idi. Akşehir 1919’un baharını, büyük çöküntüden sonraki ilkbaharını karşılıyordu: Parasızlık, yokluk ve açlığa karşı belli belirsiz bir ümit baharı bekliyordu. Bu ümidin hatta adını söyleyebilecek bir babayiğit zor çıkardı. Fakat ne de olsa artık üşümeyecekler, hiç değilse soğuktan kurtulacaklardı. Ve soğuk, yaşlılarla çocuklar için açlık kadar yıkıcı idi, açlıkla büsbütün katlanılmaz oluyordu. Ötüken Neşriyat, 2001, s. 7. 
Hakkında: Her yazarın gönlünde bir büyük konu yatar. Hatta bunu yazmak için doğmuştur. Benim için de Küçük Ağa böyledir. Neden mi? Garp Cephesi Komutanlığı Akşehir’e geldiğinde 3.5 yaşındaydım. O günlerden bir takım fotoğraflar kaldı kafamda. Yaralıların yatırıldığı okul evimize komşu olan binaydı. Sedyeler bahçeye taşmıştı. İniltiler, feryatlar, sayıklamalar kulağımıza gelirdi. Cepheye sevk edilen askerlere kapı önlerinde su verirdik. Top sesleri duyulurdu. Bunlar birer fotoğraf gibi kazındı beynime. Savaşın önemini düşünmeden kavradım. Önce Ağır Ceza Reisi, sonra avukat olan babam kasabada saygın bir kişiydi. Topal Gazi diye anılan bir arkadaşı vardı ki üstü başı dökülürdü. Onunla yazıhanesinin arka odasında oturup akşamları bir-iki kadeh içtiklerini gördükçe üzülürdüm. Yakıştıramazdım babama bu adamla dostlu etmesini. Bir gün eve dönerken, Belediye Meydanı’nda bunu kendisine söyledim. Hayatım boyunca babamdan yediğim ender tokatlardan biri işte o an suratıma indi. “Kim o, biliyor musun?” dedi babam. Ben ağlıyordum. Eve vardığımızda anlattı. Topal Gazi Kurtuluş Savaşı kahramanlarındandı, büyük yararlıklar göstermişti. Sanırım Küçük Ağa‘daki Çolak Salih tipi o zaman yer etti kafamda. Yazar oldum, konu peşinde sürttüm durdum. Ama alttan alta hep Küçük Ağa, hep Kurtuluş Savaşı işledi. Yakından tanıdığım, törelerini, değer yargılarını bildiğim insanları o çetin dönemeçte anlatmak istedim. Tarık Buğra, Cumhuriyet Gazetesi, 25 Mart 1984, s. 14

MALATYA

Namuscular

Kemal Tahir, 1974

İyi ama Kezban kerhaneye kendi isteğiyle gitmediği gibi, kerhaneyi de kendisi icat etmiş değildir. Ben gördüm. Bir bekçi, bir polis bir sürü de kalabalık yavrucağı arkasından iteleyerek zorla oraya götürdüler. Bir sürü nizam onu orada, aynen bizi burada tuttuğu gibi, zorla tuttu. Şu halde, Memet’e fenalık eden sâde Kezban değil, aynı zamanda kerhane ve kerhaneyi zarurî kılan şartlar.(…) Kerhane kalûbelâdan beri mevcut olduğuna ve hayırlı bir rüzgâr esmedikçe daha asırlarca mevcut olacağına göre ve bu akşam artık Kezban orada yok diye Malatya şehrinin genel birleşme evinde sermayelerden birisinin eksil meşinden başka bir değişiklik vuku bulmadıysa, kızı öldürmek neyi halletti? İthaki Yayınları, 2008, s. 110
Hakkında: [Namuscular‘da] Kemal Tahir, gazeteci Murat’ın kişiliğinde daha çok kendi yaşantısını dile getirmiştir. Sahife kenarlarına koyduğu notlardan anlaşıldığına göre, bütün mahpusların uyuduğu korkunç hapishane gecelerinde sabahlara kadar çalışarak bu sarı defterleri üst üste yığmış, korkunç hapishane yıllarını, oradan oraya sürülmelerini tadına doyum olmayan türkçesiyle anlatmıştır. Anadolu hapishanelerinin koyu zindanları, gerçek insan sömürüsü, mahpusların ıstırapları, sevinçleri, heyecanları, bütün bunların hepsi otantik olarak verilmektedir. Kişiliğini yapan görülmemiş cesaret, metanet, soğukkanlılık, şakacılık ve insancıl davranışlar, bu romanlarında da açıkça görülüyor. Eşi Semiha Kemal Tahir, Namuscular, İthaki Yayınları, 2008 

MANİSA

Anayurt Oteli

Yusuf Atılgan, 1973

İstasyonun arkasındaki alandan ana caddeye çıkan sokağın karşısında, eskiden zengin Rumların da oturduğu bir semtte olduğu için yanmadan kalmış yapılardan biri, üç katlı bir eşraf konağı. (Keçecilerin Rüstem Bey Yangın’dan bir süre sonra İzmir’e yerleşince eskiden nüfus kâtibi olan Ahmet Efendi’nin üstelemesiyle konağı otel yaptı. Zamanla her kata ayakyolu, odalara lavabo yapıldı; salonun, sofaların, odaların tahta tabanları, merdivenler kalın muşambayla kaplandı. Yıldan yıla o kasaba oteli kokusu da sinince içine eski konak bir otel oldu. Rüstem Bey’in anlattığına göre konağı geçen yüzyılda dedesi Keçeci Zade Malik Ağa yaptırmış. Kapı kemerinde, şimdi otel levhasının altında kalan, ak mermer üstüne kabartma bir yazı varmış. O zamanlar kasabanın ileri gelenlerinin doğan çocukları, ölen yakınları için tarihler düşürüp birkaç kuruş kazanan bir yerli ozan, konak yapıldığında ‘ebced’le bir şeyler uyduramadığından olacak, ölçüsü ne aruza ne heceye uyan tuhaf bir tarih yazmış:
Bir iki iki delik
Keçeci Zade Malik
Arap rakamlarıyla ‘bir, iki, iki delik’ bin iki yüz elli beş ediyor; şimdiki tarihle bin sekiz yüz otuz dokuz. Caddeye bakan yüzü aşı boyalı. Üç mermer basamakla çıkılan dış kapı iki kanatlı, yarıdan yukarısı camlı, demir parmaklıklı, kapının iki yanındaki iki büyük pencere de parmaklıklı; öteki katların pencerelerinde parmaklık yok. Kapının üstündeki kemerde koyu yeşil üstüne ak yazılı büyük teneke levha: ANAYURT OTELİ. Can Yayınları, 2017, s. 13.
Hakkında: Ahmet Hamdi Tanpınar Hocamın roman konusunda en çok tekrarladığı cümlelerinden biri şuydu: “Bir romanda verilebilecek şeylerin azamisi, ferttir. ” İşte bu kitapta o var. Pek çok yazarlarımızın, hep olaylar dizisini ön plana almak, gerçeği taklitle yaşatmak eğilimi yüzünden ihmal ettikleri insan. Üstelik bir otelde, gözününde; on sekiz yıl boyunca kimsenin bakmadan, görmek gereğini duymadan, tanımak ihtiyacını düşünmeden önünden gelip geçtikleri sıradan bir insan… (…) Özellikle Cumhuriyet sonrası edebiyatımızda yazalarımız, sorumlu bir görevliliğin gereiyle bize nice “küçük insan” tanıttılar. Arada “mariz tipler” diyebileceğimiz hasta ruhların düğümlerini açıklamaya çalışan emekler de oldu (…) Ama hiçbirisinin eserinde, bir insanın doğum öncesindeki kuşaklar kalıtımından başlayan oluşumu – kendini bir şeyler sanmanın umutlariyle birlikte- yalnızlık ve sevgisizlik dünyasının deliliğe varılan sınırlarına kadar böylesine başarıyle ve inandırıcılıkla işlenmemişti sanıyorum. Rauf Mutluay, Cumhuriyet, 20 Aralık 1973, s. 6.

MARDİN

Tüfekliler

Ümit Kaftancıoğlu, 1974

Atatürk Cumhuriyeti kurulur. Yurt toprakları üstündeki bütün kurumlar, beylikler ne var ne yok Ankara’ya bağlanır. (…) Kasro Kanco, Atatürk’ü tanımaz, baş eğmez Ankara’ya. Yıl 1925’tir. Ankara, Atatürk, Kasro Kanco’nun dikbaşlılığını öğrenir öğrenmez bir bölük jandarma çıkarır Mardin’den. Jandarma Kasro Kanco’yu kuşatır. Askerler şatoyu iyice bilemezler. Ne içini, ne dışını. Kuşatma sonunda görülür ki, kırık dökük piyade tüfekleriyle şato kırk yıl kuşatılsa kılı kıpırdamaz. Ankara’ya bildirilir durum. (…) Sonunda Diyarbakır’dan kalkan bir topçu birliği, Karacadağ tepesine üslenir. Bu kez şatoya salık ulaştırılır. “Bildiğiniz gibi değil durum, cayın direngenlikten” denir. Şato böyle buyrukları bekliyordur, kesinlikle de “hayır” diyecektir. Der. Aracılar durumu daha bir açık anlatırlar şatoya, Kürtlere. Kürtler “la” demiş, “lo” demezler. Atatürk, şatoya top güllelerinin savrulmasını buyurur. Birkaç mermiden birisi Kasro Kanco’nun çöle bakan mazgallarından birini parçalar. Bir gedik açılır. Şatonun içindekiler topun gücünü anlar:
“Ere ere, bese lo, Kemalo başo” derler.
İşte şatonun görüp gördüğü devrim budur. Onun dışında Atatürk’ten, devrimlerden iz bulmak olanağı yoktur. Bir de şatodakilere verilen soyadı. Remzi Kitabevi, 1974, s. 47.
Hakkında: 1970’li yıllardan itibaren genel olarak öykü ve romancılığımızda gözlenen yönelimlerin farklılaşması sürecinde Ümit Kaftancıoğlu, özellikle Tüfekliler (1974) romanıyla feodal kalıntıların siyasal iktidarla ilişkilerini ele alır. Ağa, aşiret, politikacı ekseninde kök salan kirlenmenin, nasıl bir tortu üzerinde boy verdiğini ayrıntılarıyla sergiler. Feodal gerilimin, kent siyasal yaşamıyla birlikte işlenişinin çarpıcılığı, onun bu çalışmasında, otobiyografik çerçevenin bir aşiret tipolojisine yansıtılışı bakımından önemli bir eksene oturur. Bu yapıt aynı zamanda Türk edebiyatında feodal beylerin, cumhuriyet dönemi içerisinde siyasal iktidarla ilişkilerini irdelemek, siyaset ve hükümet etme kurumlarının, güçlü bir sanatçı önsezisiyle, 1990 ve 2000’li yıllardaki yerel ve ulusal ölçekteki izdüşümünü görmek bakımından da önemlidir. Bu gerçeklik, Kaftancıoğlu gibi, diğer enstitülü yazarların öngörülerinin nasıl tarihsel bir bilinçle perçinlenmiş olduğunu görmek bakımından önemlidir. Halkı; paylaşımcı olduğu kadar yeri geldiğinde nasıl da çıkarcı olduğuyla, direngen olduğu kadar yeri geldiğinde nasıl da üzerine ölü toprağı serpilmiş bir halde teslim olabilirliğiyle de tanıyabilme ayrıcalığıdır. Metin Turan, http://www.telgrafhanesanat.org/edebiyatta-kisilik-ve-umit-kaftancioglu-1756.html

MUĞLA

Aganta Burina Burinata

Halikarnas Balıkçısı, 1945

Rahmetli babamı anarlarken, “Nur içinde yatsın, ya da, “Toprağı bol olsun, demezlerdi. Çünkü, babam denizde boğulmuştu. Ama, boğulan yalnız o muydu? Soyumuzdaki erkeklerin çoğu, denizde kalmıştı. Anam, kaptan kızıydı. Babama varınca kaptan karısı oldu. “Babamı doyasıya göremedim. Evlendim, kocamla iki aycağız sürekli yaşayamadım” der, beni gösterir, “Buncağız da denizci olursa ne yaparım? Kaptan kızı, kaptan karısı olduğum yetmezmiş gibi bir de kaptan anası olmasam bari” diye eklerdi. Mezarlık servilerinin altında ninelerim, teyzelerim yatarlardı. Oysa, erkek akrabamın mezar taşları yoktu. Neredeydiler? İnsan çeşitli yerlerde ölür -ne bileyim, dağda, taşta, savaş alanlarında- ama, denizden başka her yerde bir izi, bir kemiği, dikili bir mezar taşı kalır. Denizde boğulan denizcinin ise, tıpkı bir hülya, bir rüya gibi, tam bir kayboluşu, bir silinişi vardır. Anam, “Ne olacak, toprak insanı topraktan, deniz insanı da sudan yaratılır. Topraktan olanlar toprağa dönerler, sudan olanlar akıp denize karışırlar” derdi. Bilgi Yayınları, 1997, s. 7. 
Hakkında:  Ölüleri, dirileriyle, balıkçıları, açık deniz gemicilerinin yaşayışlarını anlatan Aganta Burina Burinata (1946), Halikarnas Balıkçısı’nın en iyi eseridir. Bilinen roman ölçülerine uygun, mekan içinde, bütün zaman içinde genişliğine ve derinliğine işlenmiş, kişileri konuya göre kademelendirilmiş, muvazeneli bir kuruluşu yok. Burada eserin asıl kişisi ‘deniz’dir, tabiat ortasındaki muhteşem ve mitolojik varlığı ile ‘Ege Denizi’. Kişiler, denizi anlatmak için birer bahanedir; deniz herşeyin üstünde varlığını duyurur. Rüzgarın, denizin üstünde yaşanların hallerini anlatırken olduğu kadar hiçbir yerde kılı kırık yararcasına itinalı değildir. Karaya ait konularda sıkıntılı, tez canlıdır. Ama denizin gece, gündüz, fırtınalı, sakin hallerindeki güzelliği tasvir ederken, yazarın; insanları da meselelerini de ikinci plana bırakışını bazen haklı buluruz. Tahir Alangu [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 102]

NEVŞEHİR

Unutkan Ayna

Gürsel Korat, 2016

2017 Orhan Kemal Roman Ödülü

Nevşehir’in tek çerçisi Boğos’u sabaha karşı vurdular.”
Bu söz, Çerçi Boğos’un aklından şöyle bir geçti. Bir tanıdığı söylemiş de aklında kalmış gibi. Gökyüzü karanlıkla sarmalanmıştı, yıldızlar ışıl ışıldı, bir bağ yolunda durup atını dinlendirirken, uzaktan uzağa şakıyan bülbülün sesini dinleyerek elindeki kayısı kurusunu ağzına attı; sonra meyvenin ekşiliğini damağında duya duya ölümü düşündü, dilini dudağını büzerek geceyi dinledi. İğde ağaçlarının çiçek açma zamanıydı, yol boyunca dizili ağaçlardan iğde kokusu geliyordu.
“Vurulup ölsem” diyerek kahırlandı Boğos, başını dünya boş anlamında sağa sola salladı, “Nevşehirliler bana acıyacak değil ya…” Yekinip ayağa kalkmak için elini yere bastırdı, ıhlayarak doğruldu; yük taşımaktan beli incinmiş olmalıydı, kayısının ne de güzel ekşisi vardı.
Vurulup ölsem… Nevşehirli bana acımaz da, artık kimsenin getirmez olduğu kayısı kurularına, pestillere, pekmezlere acır. Kim getirecek bunları, tek çerçimiz oydu, der. Yapı Kredi Yayınları, 2016, s. 13.
Hakkında: Kapadokya’yı yazarken kendi içimde dolaşıyorum. Orayı anlatırken ölümsüzlüğü sınamak kadar yanıltıcı bir duyguyla göneniyorum. Kapadokya’nın ışığı, dokusu, kokusu, dili, tarihi, evleri, bulutları, otları, kayaları, yolları, bu dünyanın hiçbir yerinde hissetmediğim bir “ben’e dönüş” yaratır içimde. Kanımca yazar, kendi bedeninde ve ruhunda tüm insanlığı sınar; bunu yapıyorum evet ama kendi bedenimi, aklımı ve düşlerimi de Kapadokya’da sınıyorum. Bunu yapabildiğim tek yer orasıdır. Gürsel Korat, Cumhuriyet Gazetesi,  18 Nisan 2016.

NİĞDE

Küçük Paşa

Ebubekir Hazım Tepeyran, 1910

Nazikter, Selime’nin yüzüne bakıp latifeye delilet edecek bir eser göremeyince, evza-ı istiğrab ile Selime’yi kuşkulandırmayacak bütün malumatını anlamak için suallere devam etti:
-Pekala, peygamber kimdir?
-Allah’ın torunu.
-Babası kimdir?
-Adem babamız.
-Anası da Havva anamız olduğunu tabii bilirsin, sormaya hacet yok. Namaz nedir?
-Köyde erkeklerden bazıları boş kaldıkça kılar, dişi ehliler kılmaz; sevaplı bir iştir.
-Devlet nedir?
-(Bu kadar basit bir sual ile tahmik edildiğine canı sıkılmış gibi bir tavır ile) Bunu herkes bilir: Köylerden vergi asker alır; vakat (fakat) kendisi gelmez, kuduz gibi zabityeleri (zabtiyeleri) saldırır, zift gibi yapışan tasildarları (tahsildarları) yollar. İnkilap Yayınları, 2011, s. 36. 
Hakkında:  … Küçük Paşa, edebiyatımızda Karabibik’ten sonra köye yönelen ikinci eserdir. Orta Anadolu’nun -belki Niğde’nin- yoksul köylerinden birinin yaşama koşulları, bir ana ile oğulun başından geçenlerin çevresinde verilmiştir. (…) [G]erek çevrenin ve olayların anlatılışı, gerek kişilerin ruh hallerinin çözümlenmesi bakımlarından eserde, yer yer, gerçekten başarılı noktalar vardır. Fakat bütünüyle Karabibik’teki başarıya ulaşılabilmiş değildir. Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman, Kapı Yayınları, 2016, s. 311.

SAKARYA

Sarduvan

Faik Baysal, 1944

1994 Orhan Kemal Roman Ödülü

Sarduvan’ın gerçek adı Serdivan’dı. Ben daha çok Sarduvan’ı sevdim. Bana ötekinden daha sıcak, daha hoş, daha cana yakın geldi. Zamanın acımasız bir katil olduğunu söyleyenler haklıydı. İnsanların ağzında yuvarlana yuvarlana Sarduvan oluveren bu Serdivan’a ne demeli? Bütün gözyaşlarına karşın giderek ısınmaya başladığım bu köyün tüm varlığı tahta bir cami, iki kiremit ocağı, bir sinek ordusunun gece gündüz talim yaptığı pis bir kesimhane, birkaç ağanın topraklarıyla sımsıkı çevrili olan, azar azar yeşillenmeye ve ormanlaşmaya yüz tutan tepeler dizisi, bir de akşamdan akşama dev ağaçların dallarına tüneyen ve sabahı iple çeken aç gözlü kargalardı. Ben de bu kargalardan biriydim. Hepsini çok kıskanıyordum yine de. Onlar istedikleri yere uçup gider ve karınlarını kolayca, hiç çalışmadan doyururken ben daha dürüst yürümeyi bile beceremiyordum yeryüzünde. Ha, unutmadan söyleyeyim. Nedense bunu çok geç fark ettim. Taze ot ve camıs kokan o buruk hava bir daha burnumdan çıkmadı. Bu koku her yerdeydi. Suda, insanların elinde, yüzünde, içinde, kısır düşlerin sabun köpüğü gibi uçup söndüğü garibanların dünyasında yapış yapıştı. Dere boyunda tokaçla dövülen gelincik kırmızısı, kayısı sarısı, pişmiş ayva renginde, ısırgan yeşili mintanlardan acı ve yoksulluğun kirini çıkarmak kolay, güzün sarıcılığına sinen bu kokuyu söküp atmak olanaksızdı. Can Yayınları, 1993, s. 12.
Hakkında:  Türk (Anadolu) köylüsünün 20. yüzyıl içindeki yaşam (ölüm kalım) savaşımında bütün bir insanlık dramını başarıyla dilegetiren, bir toplumun en alt kesimi sayılan “ayaktakımı”nın ezik, acıklı dışlanış serüveninde bütün insan topluluklarının hala en büyük ayıbı “ayrımcılığın kıyımı”nı güzel Türkçesiyle eşsiz bir tablo inceliğiyle dokuyup çizen çok değerli yazarımız Faik Baysal’ı bir kez daha selamlıyorum. Onun ancak Kazancakis, Gorki, İstrati, Şolohov türünden büyük yazarlara özgü “Akdeniz havzası duyarlılığı” önünde saygıyla eğiliyorum. Tansu Bele, 7 Ekim 1993 Cumhuriyet Kitap Eki, s. 8.

SAMSUN

Savaş ve Açlar

Hasan İzzet Dinamo, 1968

Hemşire Hanım” dedi, “kocanız Temel Çavuş, Sarıkamış’ta soğuktan donarak öldüğünden şehit sayılmadı. Onun için şehit maaşı alamadınızsa da, oğlun Ali, kurşunla vurularak öldüğünden şehit sayılıyor. Hemen bugünlerde hükümete başvurarak bir lira tutarındaki şehit maaşı cüzdanını al.”
“Kumandan, Kumandan, altı boğazı bir lirayla mı doyuracağum?”
(…)
“Al bunları, çocukların karnı boş kalmasın. Tersliğe bak ki çocukların hepsi de küçük. Tabakhaneye köpek boku toplayamayacak kadar küçük. Yoksa rejiye gönderir, tütünde çalıştırır, olmazsa sırtına bir teneke bağlayıp eline bir maşa vererek köpek boku toplatırdın. Ne yazık ki senin yavrular, bunların hiçbirini yapamayacak kadar küçük.” Tekin Yayınevi, 2017, Sf.201
Hakkında: Ben çocukluğumdan beri savaş düşmanı ve barışseverim. Bunu bende büyütüp çiçeklendiren de Birinci Dünya Savaşı’nın içime yerleştirdiği karanlık ve korkunç savaş kompleksi olmuştur. Enver Paşa’nın Sarıkamış fatihi olmak isterken Allahüekber dağlarında karlı tipili bellerinden aşırıp öteye düşürmek istediği yüz bin talihsiz Türk ordusunun saflarında, babam Ahmet Çavuş’la ağabeyim Ali de vardı. Bu iki halk çocuğu da Allahüeker dağlarının o korkunç tipileri arasında seksen bini aşkın Türk çocuğuyla bozulup gitti. Henüz beş yaşında bir çocuk olan benim için savaşın anlamı işte buydu. Eve ekmek getiren babamla ağabeyimin bir daha dönmemek üzere alıp giden savaş yılları, bize bol bol açlık ve ölüm getirmişti. Kardeşlerim açlıktan kırıldılar. Annem kahrından ölüp gitti. (…) İşte Savaş ve Açlar romanı, Allahuekber dağlarının tipileri arasında boğulup giden iki Trabzonlu askerin Samsun’da açbiilaç bıraktığı kalabalık çoluk çocuğun korkunç öyküsüdür. Hasan İzzet Dinamo [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 202]

SİİRT

Sürgün

Behzat Ay, 1975

Kış bütün şiddetiyle başladı. Okulun sobası yok. Köylü yoksul. Toprağı, suyu olmayan bir köy. Bu köyün eski adı Kanikan. Kürtçe, köy burada, çeşme nerede demek. Adını değiştirmişler köyün, durumunu değiştirmemişler. Yine susuz. Komşunun sarnıcından geceleri su çalarak içecek suyumuzu sağlıyoruz. İnceleyin. Ve aynen yazın. Utanırsa ilgililer utansınlar. Milli Eğitim Müdürlüğü soba almıyor. Köylü okulla ilgilenmiyor. Köy bütçesinde okula bir şey ayrılmamış. Tuttuk kendi paramızla köy okuluna soba aldık. Sanki çok paramız varmış gibi. Üstelik hamallığını da yaptık. Suç mu?” (…) Harap olmuş bir okul. İki derslikli. Dersaneler kupkuru. Aylardan aralık. Öğretmenler aylıklarından kısıntı yaparak soba alıyorlar. Öğrencilerin çoğu kitapsız, deftersiz. Birkaç eski sıradan başka görünürlerde hiçbir araç gereç yok. Çocukların giysileri lime lime. Gözleri trahomdan kanlı. Öğretmenler sıkıntı içinde. Neyi, nasıl denetleyeceğim? Bir de soruşturma… Gülünç! Binlerce köyde okul yok, biliyoruz. Olanda ne oluyor sanki? Böyle okulculuk, eğitimcilik ne işe yarar? Eğitim Bakanlığı Barış Gönüllüleri (!)ne gösterdiği ilginin az kadarını da kendi ülkesinin öğretmenlerine gösterse, azımsanmayacak şevk, heyecan doğar. Ama nerdee!? Tekin Yayınevi, 1975, s.52.
Hakkında:  Behzat Ay, sürgünden sürgüne gezmiş bir aydın olarak, elbette, günün birinde bunların ürününü verecekti. İşte onun çoktan beri elimde bulunan Sürgün kitabını, daha doğrusu romanını okurken sürekli ayaklanış duygulariyle sarsıldım. Gerici, faşist düzenin, kaynak suları gibi tertemiz, idealist bir özle dopdolu, son kerte çalışkan bir ilk öğretim müfettişini güney doğu illerimizin kayalıklarında yaralı bir keklik gibi sektirerek dolaştırıp yıpratmasını ayaklanmadan okumak elde değil! Kara düzen, çok pahalıya mal olmuş en gerekli aydınları acımaksızın harcamak uğruna nasıl harıl harıl, koordine çalışıyor. (…) Ben de belki bu kara düzenin ilk kurbanlarından bir öğretmen olduğumdan olacak, Behzat Ay’ın yazdıkları içimdeki çok eski yaraları bir kez daha depreştirdi. (…) Belki hiçbir ulusun tarihinde, zamanımızda olduğu gibi, öğretmen, siyasal yöneticilerden böyle aşağılama, kıyım görmemiştir. Burjuvazinin temsilcileri, öyle çok mal mülk yağmasına koyulmuşlardır ki, işçi sınıfına bunun kırıntısı düşmesin diye onu aydınlatmağa, en insancıl hakkı olan okuyup yazmayı onlara öğretenlere düşman kesilmiş, on bin öğretmeni işçi olarak Almanya’ya kaçırtmış, bana bir sözcük öğretenin kulu kölesi olurum diyen kutsal deyişlerin üstüne yürümüştür. Hasan İzzet Dinamo, Cumhuriyet Gazetesi, 13 Ağustos 1976, s. 6.

SİVAS

Ateş ve Kuğu

Burhan Günel, 2004

2005 Yunus Nadi Roman Ödülü

Kalabalık, otelin bulunduğu Afyon Sokağı’nın başına kadar geldi, girmek istiyorlar. Kesinlikle o sokağı kapatın, kesinlikle! Ne yaparsanız yapın o sokağı kapalı tutun. Otolarla, minibüslerle barikat kuruldu. Kültür Merkezi’nin önünden çekilen kalabalık öteki gruplarla birleşmeye çalışıyor. Her yandan otele doğru taş yağdırıyorlar… Kuvvetin hemen yetişmesi gerekiyor, geç kalınmasın. Otelin önünde çok kalabalık var. Slogan atıyorlar. Sayın Valim, Madımak Oteli’nin önündeki kalabalık gittikçe artıyor; şu anda beş bin kişi dolayındalar… Otele beş metre kaldı. Kalabalığı kontrol edemiyoruz. Acele kuvvet gönderilsin… Saldırıyorlar, otoları yakıyorlar… Asker yetişmezse burası harap olur… Olaylar kontrolden çıktı. Müdahale edemiyoruz. Yangın otelin içine sıçradı. Madımak Oteli’nin içinde ve dışında yangın var… Kepenek Caddesi ile Hikmet Işık Caddesi’nde park etmiş otolar yakılıyor… Sesler kesiliyor, ışıklar sönüyor, karanlığın egemenliği başlıyor. Bozkır göğünde parlak yıldızlar. Yalımların kırmızı dili göğe yükseliyor, geceyi ısıtıyor. Sonunda çığlıklar da ıslıklar gibi kesiliyor. Ölüm sessizliği çıkıyor ortaya, yaşamı teslim alıyor. Alkım Yayınları, 2004, s. 293.
Hakkında:  Sivas olaylarında tarafım ben. Romanı, uzun bir şikâyet dilekçesine benzetirsek; yakınmacı durumundayım. Sıcağı sıcağına yazsaydım duygularımı bastıramayacaktım. ‘Taraf’ olduğum çok belirginleşecekti. Dolayısıyla, yazdığım metin büyük olasılıkla roman olamayacaktı. On yıl, olaya ve sonrasındaki olguya biraz daha serinkanlı yaklaşmamı sağlayabildi. Bunun dışında, her şey yerli yerinde duruyor. Yaşarken de yazarken de biliyordum bunun böyle olduğunu. Yazdıktan sonra yaşadığım süreçte, yangınının sürekliliğini iyice kavradım. Hem bireysel hem toplumsal yanıkların sızısını her an duyuyorum.” Burhan Günel, Varlık Dergisi Kitap Eki Eylül 2005, s.4.

TUNCELİ

Cemo

Kemal Bilbaşar, 1966

1967 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü

Yolda oynayanda kapar gelin ederler 9 yaşında kızı. Ak ne kara ne bilmezken kofiyi giydirirler başına. Avrat olur, ana olur, dahası erinin yedi sülalesine kul olur. Ekmekten çok dayak yer, kocası döver, kaynanası döver, görümü döver, kaynı döver. Koca evinde gelini dövmek helal. Tüm kabahatler gelinin Aş pişmeyende, iş bitmeyende suç kimin olursa olsun dayağı gelin yer. Çok döllemek, az döllemek kabahat. Urçan çıkmak büsbütün kabahat. Dölünü sevmek, okşamak kabahat. Ağzını açıp şu da şu demek kabahat. Kabahat olmayan yok geline. Canına tak diyenin baba evine kaçması da suç. Bu kez anası babası döver gelini, yüzgeri çevirirler. Koca evine dönende dayak daha bir helal olur. Dünyaya geldiğine pişman ederler gelini. Bu hakaretlere dayanan dayanır, 30’una varmaz koca avrat olur. Dayanamayan kendini ırmağa atar, kurtulur. Can Yayınları, 2016, s. 30.
Hakkında: Önce şunu belirtmeliyim; roman çapında beslenip gelişmiş bu serüven, Cano’nun, Cemo’nun, Memo’nun, Senem’in aşk ve dövüş yaşantılarıyla renkli bu Doğu Anadolu hikayesi: Konusuna denk düşen ilkel ve tatlı anlatımı, vazgeçilmez ağız taklitleri ve kelime tasarruflarıyla zengin bu gerçek masal dünyası, kahramanların görüş ve gösteriş öznelliğiyle kişisel bir tahkiye örneğidir. Ne yalnız bir hikaye, ne alışılmış bir roman… Belki bir halk hikeysi, bir destan tadında basitliğiyle büyük, yontulmamış dev bir anıt gibi güzelce, kaba, yepyeni ve benzersiz bir eser. Samih Emre [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 212]

ŞANLIURFA

Eşkıya Kuza

Osman Şahin, 2017

Aşiretçilikte, ağalarla marabalar “başlık parası” dedikleri için karılarını asla boşayamazlardı. Kadınlarla erkekler için boşanma, dul kalma geleneği yoktu. Kadın dayak yemiş, baskı ve zulüm görmüşse, evini terk etmek zorunda kalmışsa, baba ocağına dönmüş, sığınmışsa “Yaşlılar Heyeti” onları karşısına alırlar, sorgular, yargılardı.
Büyük aşiretlerin kendilerine özgü bir tür iç mahkemeleriydi onlar.
Yaşlılar Heyeti üç kişiden oluşurdu. Üçü de hacca gitmiş gelmiş yaşlılardan seçilirdi. Sakallarına kına gözlerine sürme çekerlerdi, yaz günü ayaklarına yumuşak deriden mestler geçirir giyerlerdi.
Yaşlılar Heyeti, sorguya çekecekleri erkekle kadını, eşit görmedikleri için onları karşılarına almaz, yan yana oturtmazdı. Erkek, dört adım önde, minder üstüne diz çökmüş olurdu. Kadın dört adım geride, hasırın üstüne oturur, yalnızca gözlerini açıkta bırakırdı.
Soruları ortadaki kına sakallı sorardı. Kına sakallı sorgularken kadın ağzını asla açamaz, konuşamazdı. Konuşması yasaktı. Kına sakallılara göre, kadın günah sebebiydi. Havva Ana gibi “elma şeytanı”ydı. (…) Kadının konuşması yasaktı. Konuşma yerine avuç içi büyüklüğünde yuvarlak bir dere taşı konulmuştu kadının elinin altına. Soru sorulunca kadın taşı eline alır, yanıt yerine “küt küt” vururdu yere. Kadının ne kadar şikayeti varsa taşı da o kadar yere vururdu. Taşın çıkardığı küt küt sesleri, konuşma yerine geçerdi. Can Yayınları, 2017, sf. 49.
Hakkında:  Osman Şahin’in “Eşkıya Kuza”sı şiddet, intikam, sevdiğini kaybetme ve doğuda kadın olma üzerine düşünmemizi sağlayan bir roman. Bir soru takılıyor akla: Kaç kişi öldürüldüğünde intikam alınır? Kaç kişinin ölmesiyle biter kan davası? Asuman Kafaoğlu Büke, Cumhuriyet Kitap Eki, 08 Haziran 2017, s. 6. 

UŞAK

Toz Duman İçinde

Talip Apaydın, 1974

Ayaklarının altını öpeyim beyim. Ben yoksul bir adamım. Elli şinik buğday yazmışlar. Nereden bulayım ben elli şinik buğdayı? Sakladın diyorlar, vallahi billlahi saklamadım. (…) Efendi tabanlarını öpeyim. Vallahi billahi saklamadım. Olup olacağı harmanda işte. İsterseniz hepsini alın. Başka yok diyorum, inan.
– Yıkın ulen, yıkın! Çıkarın çarıklarını! Dürzüler sizi! Oyun mu oynuyoruz burada ulen? Devlete borcunu vermeyen dürzünün kemiklerini kırarım ben. Vurun, gebertin!
Adamı yıktılar. Ayaklarını tüfeğe geçirip sopayla vurmaya başladılar. Zaptiyelerden birisi geride duruyordu. O pek karışmıyordu nedense. Ama öbürleri pek iştahlıydılar. Vurdukça adam sarsılıyor, tozun toprağın içinde debeleniyor, bar bar bağırıyordu.
İbrahim Bey dayanamadı.
Bırakın şunu Başefendi, dedi. Buğday saklayacak adam değil o. Beceremez. Zavallıın biri.
Zaptiye başı gülümsedi,
– Maksat köylüye gözdağı vermek ağa, dedi. Saklamak isteyen olursa ibret alsın. Literatür Yayınları, 2017, s. 97.
Hakkında:  Tarihi romanlarımız sıradan kahramanlık “menkıbeleri” olarak sunulduğu ve tarihsel romanların böyle olması gerektiği biçimindeki bir algı egemen olduğu için ne yazık ki yakın döneme, özellikle müthiş bir aydınlanma yaşadığımız 1940’lı yıllara kadar genellikle tarih bilincinden habersiz “romansılar” tarihten de soğutmuştu okurları. Talip Apaydın’ının “Toz Duman İçinde“, “Vatan Dediler” ve “Köylüler” adını taşıyan romanları sağlam tarih bilinci ve olanca gerçekliğiyle bugünleri anlamak için önemli bir fırsat… Öner Yağcı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki, 03 Kasım 2016, s. 14.

YOZGAT

Yılkı Atı

Abbas Sayar, 1970

1970 TRT Roman Başarı Ödülü

B ugün aklım Doru Kısrak’a takıldı. Çifte gittim geldim, onu düşündüm. Dışarıda kış geldim diyor. Ahırdaki saman belli. Ben, öküzlerin, tayın, kıratın yeygisini onunla paylaştıramam. Tayın arpasına ortak edemem. O, bu yıl başının çaresine bakacak. O, bu yıl “Yılkılık…”. Dağda ot kalmadı, çöp kalmadı. Köyün sığırı üç beş gün yaylıma ya çıkar ya çıkmaz. Nerde ise şimdi sığır döner. Harman yerinde yolunu kesersin, kısrağı çevirirsin. Burnunu dağa doğru dönderirsin, sürersin tepeye kadar. Varsın başının çaresine baksın. Bahara sağ salim elimize geçerse ne âlâ… Yook bir dereyi doldurursa, o da onun bileceği iş… E. Yayınları, 1971, s. 13.
Hakkında: Görünüşte etkili ve duygulu bir hayvan hikayesi; ama sadece o kadar değil. Bir toprağın kısmetini paylaşmakta aynı çaresizliklerde birleşen insanlarla hayvanların ortak kaderi. Yerel ağız özelliklerini koruyarak, duygularını ve davranışlarını ilettiği kişileri kendi koşulları içinde izleyerek yazılmış gerçekçi bir gözlem. Toplumsal dayanışmadan yoksun dar çevrenin insafsız yokluğu içinde yalnız kendi evini, yalnız kendi çiftini, yalnız kendi kurtuluşunu düşünen; hayallerinde bile aynı çıkarcı davranışla çevresini ezen karamsar bir bencillik. (…) Duygulu bir hayvan hikayesi değil, anlamlı bir köy gözlemidir eser. Saygı ve özen gösterilmesi gereken bir ilk eser. Rauf Mutluay [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 322]

ZONGULDAK

Yanartaş

Mehmet Seyda, 1970

1970 TRT Roman Başarı Ödülü

Ü çüncü vardiya işçileriydi bunlar. Lambahane önünde toplanmış, İbraham Efendi’yi beklerken ayak değiştiriyorlardı. Gelecek, sayacak. ‘Yürü koçum!’ diyecek. Kapalı, somurtuk bir kış gecesinin altında sokulmuşlardı birbirlerine. Kir, apış arası, koltuk altı teri, kömür tozu karışımı pis bir koku yayılmıştı havaya. Çok üşüyorlardı. Sırtlarında, omuz başları dirsekleri yırtık, rengi atmış birer gömlek. Başlarında biçimini yitirmiş yağlı birer kasket, ya da enseden düğümlü birer mendil. Şalvar potur pantolon karışımı bacaklarında. Çoğunda o bile yok. Ayak bileklerine varan kapkara donlarla fırlamış gelmişler. Çıplak ayakları ocağın sızıntı sularıyla şişik, mor, çatlak. Evrensel Basım Yayın, 2016, s. 88.
Hakkında: Romanda [Yanartaş] yalın olarak bir çok alıntıya, bir çok belgeye yer verdiğim için “belgesel roman” deyimini bilerek, ısrarla kullanıyorum. Meclis tutanaklarından, devlet büyüklerinin söylevlerinden, antlaşma metinlerinden… Aldığım belgelerin roman kişilerinin yaşantılarına yansıyan etkilerini kitabı okudukça göreceksiniz. Mehmet Seyda, Cumhuriyet Gazetesi, 13 Mayıs 1970, s. 6. 

AKSARAY

Bizim Köy

Mahmut Makal, 1950

B urası yedi yüze yakın nüfuslu bir köy. İlk olarak bu yıl okula kavuştu. Okul için yükseltilen dört duvarın öğretmen evi bölümünün üstü, Köy İhtiyar Kurulu, hükümet duyursa böyle örttürmez diyerek, kamış, hasır, ne bulduysa onunla, çabucak derme çatma kapatıverdi. Caminin bir bölümünün derslik olarak kullanılması, onları gayrete getirmişti.
Bu duvarlar 1945’te yapılmış, bu yıl da örtülmeseydi, yağmurdan çökecekti. Nitekim, daha 1936’da da bir okul için böyle dört duvar yapılmış, ama üstü bir türlü örtülemediğinden yıkılmaya yüz tutmuş, köylü taşlarını bölüşmüş.
Zaten kendileri de demiyorlar mı, “Efendi, bu yıl seni göndermeselerdi, bunu da yıkardık. Beş-on yıl daha rahat ederdik. Ama olmadı işte…” Literatür Yayınları, 2017. s.107.
Hakkında: Köy Enstitülü yazarların içinde ilkin edebiyat dünyasına düşüp tartışılanı, bir anlamda Köy Enstitülüler içinde ön alanı Mahmut Makal, salt acı gerçekleri gün ışığına süren bir yazar değildir. Onun cümleleri kısadır, süssüzdür. İçlerinde Şamanizmin izleri sezilir. Abartmasızdır. Olanı olduğu gibi, dolaysız söyler. Anlattığı yerlerin, koşulların, kişilerin diliyle yazar. (…) Hatta Makal’la Türk düzyazsının yönü, anlatım biçemi değişmiştir. Bu görüşümü sivri bulacaklara, hani Mahmut’tan önce Anadolu’ya değindiği, köyü anlattığı söylenen o Karabibik‘ten, Küçük Paşa‘dan, Yaban‘dan birer paragraf, bir de Mahmut’tan bir paragraf alıp karşılaştırmalarını öneririrm. O zaman, Köy Enstitülü yazarların, özellikle Mahmut Makal’ın Türk diline, anlatımına, düzyazısına neler getirdiğini göreceklerdir. Osman Bolulu, Cumhuriyet Kitap Eki, 16 Nisan 1998, s. 5.

BAYBURT

Komünist İmam

Hasan Kıyafet, 1969

Şu gördüğün dağlar her çileyi, her derdi çeker. Yalnız tek bir şeyi çekmez. Haktan, halktan, doğruluktan uzaklaşmayı! Kötü yola düşmeyi, ırza namusa dokunmayı. Halka zulme yöneldiğini sezdi mi, bitiktir işin. Yaşatmaz seni. Bu dağların gözle görülmeyen, elle tutulmayan bir adaleti, yasası vardır. Sessiz ve derinden işler. En ıssız da, en bilinmedik tek kişiliğe yaptığın kötülüğü, tüm insanlara yapılmış sayar. Kendine özgü kuralları çalıştırmaya başlar. Kötüyü umulmadık yerde, umulmadık biçimde tek bacağından başaşağı sallandırıverir.
Bu söylediklerime kulak verirsen, şu gördüğün ulu doruklar, bir ana içtenliğiyle bağıma basar seni. Bir baba olup kanatlarını gerer üstüne. Alıcı kuşlara kaptırmaz yavrusunu. Yakın örneği olaraktan al beni. Ben onları ana ata, onlar da beni öz oğul edindiler. Yıllardır koyun koyuna geçinip gidiyoruz işte… Ceylan Yayınları, 3013, s. 40.

BARTIN

Yeşil Gölge

Kemal Bilbaşar, 1970

1970 May Roman Ödülü

B … kasabası, … Çayı boyunda, birkaç yüz kilometrekarelik bir ova üzerinde kurulmuştur. Meşe, kestane ağaçlarıyla örtülü yüksek dağlar çevirmiştir bu ovayı. Yedi kilometrelik bir ırmak yolu Karadeniz’e, on beş kilometrelik bir şose, demiryoluna bağlar kasabayı. Öyleyken kasaba halkı kendi aleminde yaşar; daha doğrusu ırmakla, şoseyle dışarıdan gelen görenekler, modalar, kasaba sınırında reng boyanmadan içeri bırakılmadığı için kasaba böyle görünür. İstanbul’a yumurta, kereste gönderen tüccarların oradan getirttikleri Kurbağalıdere kayıkları, ırmak kıyısından kalafalnmadan, martukalarını boyadıkları şu bildiğimiz sülümen boyasıyla boyanmadan: “Miki”, “Albatros” gibi adlar silinerek onların yerine “Hüdaverdi”, “Denizkızı” gibi isimler yazılmadan bu kayıklara ırmakta dolaşma izni verilmez. Akşamları sandal teferrücü yapan kadınlar, İstanbul modasına uygun elbiseler giyerler ama, üzerilerinden ipek Laz çarşaflarını çıkarmazlar. Onları, buralı olmanın bir alametifarikası gibi sırtlarında taşırlar. Can Yayınları, 2015, s. 9.
Hakkında: Yeşil Gölge, Cumhuriyet dönemi toplum yaşantımızın 1946’larda Karadeniz bölgesinden alınmış bir kesintidir. Roman bir yandan halkçı geçinen, yozmuş bir iktidarın küçük-kasaba temsilcilerini, onların kurdukları soygun düzeninini, kirli işlerini, gaddarca tertiplerini, işbaşında kalmak için cinayetten bile çekinmediklerini ortaya koymakta; öte yandan Atatürk devrinde sinmiş, gizlenmiş gerici güçlerin -ağaların, eşrafın ve şeriat takımının- yeni kurulan partiyi iktidara getirmek için nasıl el ele verdiklerini, nasıl hazırlandıklarını (…) anlatmaktadır. Yeşil Gölge, (…) 1945’te Kadırga adıyla oyun olarak yazıldı, CHP’nin oyun yarışmasına katıldı. Jüri, Kadırga’yı ikinci ödüle layık gördü. Ne var ki parti sorumluları, toplumcu yazarlığımı muhaliflikle yorumlayarak bu ödülü iptal ettiler. Kemal Bilbaşar, Cumhuriyet Gazetesi, 21 Ocak.1995, s.15.

ARDAHAN

Kanlıderenin Kurtları

Dursun Akçam, 1975

1976 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü

Y ıkılasın seni Çeşmir! Kuraklık, kıtlık, zulum yazgımız oldu. Aha bir orman mı var, iki yakası bir araya gelen mi var sende Çeşmir! Gene tütünümüz başımızdan çıkar! Tütünün başından çıksın Bekir Bey! Çayırımızı aldın, suyunu pençeledin… (…)
“Viran olasın Çeşmir, nice zulumlar başımızda!”
Çeşmir, Anadolu’nun kuzeydoğu ucunda. Orada başı göğe değen dağlar var, her daim dumanlı dağlar. Kış gelende bel verir, yol vermez dağlar, bulutlarla oynaşan, fırtınalarla söyleşen…
Bu dağların derinlerinde bir nokta, kışın aklığında, yazın yeşilinde kara bir lekedir Çeşmir köyü. Sınırları dardır. Bir yanında Evliyatepesi, öbür yanında Boncuksırtı. Sakora tepesi daha uzakçadır. Ötelerden Emirdağ’ın başı görünür. Evliyatepesi’nde, Evliya Hazretleri, Çeşmir köyünü korur. Karakolun yolu Boncuksırtı’ndan aşar. Emirdağ’ın başından yağmur gözlenir. Eteklerinde Bekir Bey’in sürüleri… Arkadaş Yayınları, 2013, s. 5.
Hakkında: Dursun Akçam, Kanlıdere’nin Kurtları adlı romanında gördüğü, yaşadığı gerçekleri, yakından tanıdığı insanları, bu insanların çilelerini anlatıyor. Belli, söylemek istedik­leri yıllar yılı birikmiş Dursun Akçam’da; bunun için roman yapısı, anlattıklarının bu yapı için gerekli olup olma­dığı pek ilgilendirmiyor onu, söyleyeceğini söylüyor. Söy­ledikleri alabildiğine acı, alabildiğine kahredici; insanı et­kilemesi için ayrıca bir romancı ustalığı gerektirmeyen acılıkta, kahredicilikte gerçekler. Dili temiz. Anlatışı sü­rükleyici. Fethi Naci, 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Gelişme, Gerçek Yayınevi, 1990, s. 284. 

IĞDIR

Ağrı Dağı Efsanesi

Yaşar Kemal, 1970

A ğrının tam tepesinde bir ateş harmanı vardır. Doruğun tam ortasında bir kuyu dünyanın ortasına iner. İlk ateş bu kuyudan alınmıştır. İnsanoğlunun gördüğü ilk ateş Ağrıdağının yüreğindeki ateştir. İnsanlar bu ateşi almak istemişler, almışlar da… Ateşi kaçıranlardan bir tanesi dağın gafletinden faydalanmış, ateş gölünden bir tutam ateş koparmış, başlamış dağdan aşağı koşmağa, ta aşağılara inmiş. Tam bu sırada Ağrı uyanmış, bakmış ki ateşi koparan başını almış gidiyor. Hemen eli ateşli adamı orada, olduğu yerde yakalamış, durdurmuş. Adamı da elindeki ateşi de o anda, orada dondurmuş.
Ağrıdağının yamaçları böyle taş olmuş adamlarla dolu. Ağrı, doruğuna çıkanı, orayı göreni, ateşini çalsın çalmasın, hiçbir zaman bağışlamamıştır. Yapı Kredi Yayınları, 2014, s. 100.
Hakkında: Dağlar insanoğlunun en çok uğraştığı tabiat parçalarıdır. Büyük aşklar dağlarda geçmiştir. Sonra dağ insanı öbürlerinden çok başkaldırmayı, kafa tutmayı bilir. Özgürlükleri için en çok başkaldıran dağ insanlarıdır. İşte Ağrıdağında geçen bu kadim aşk efsanesinde halkı yüzyıllardan beri -hep kullanırım bu deyimi- üstünden binlerce yıl su geçmiş çakıl taşları gibi güzelleştirmiştir bu efsaneyi. (…) Benim yarı efsane, yarı gerçeği anlatma yolunda bir tutkum var. Ağrı Dağı Efsanesinde bunu daha çok yoğunlaştırdım. Ben iki büyük gücün sonsuz yaratıcılığına inanıyorum. Biri doğa, biri halk. Gücüm yettiğince bu romanda, bu iki büyük gücü bir araya getirdim. Yaşar Kemal [aktaran: C. Çetin, İnce Memed’in yazarı ünlü romancı Yaşar Kemal ilk aşk romanını yazdı, Hürriyet, 1970)

OSMANİYE

İnce Memed

Yaşar Kemal, 1955

T oros dağlarının etekleri ta Akdenizden başlar. Kıyıları döven ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdenizin üstünde daima, top top ak bulutlar salınır. Kıyılar dümdüz, cilalanmış gibi düz killi topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar saatlarca içe kadar deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz, killi, sürülmüş topraklardan sonra Çukurovanın bükleri başlar. Örülmüşçesine sık çalılar, kamışlar, böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yeşil, ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha yabani, daha karanlık!
Biraz daha içeri, bir taraftan Anavarzaya, bir taraftan Osmaniyeyi geçip İslahiyeye gidilecek olursa geniş bataklıklara varılır. Bataklıklar yaz aylarında fıkır fıkır kaynar. Kirli, pistir. Kokudan yanına yaklaşılmaz. Çürümüş saz, çürümüş ot, ağaç, kamış, çürümüş toprak kokar. Kışınsa duru, pırıl pırıl, taşkın bir sudur. Yazın otlardan, sazlardan suyun yüzü gözükmez. Kışınsa çarşaf gibi açılır. Bataklıklar geçildikten sonra, tekrar sürülmüş tarlalara gelinir. Toprak yağlı, ışıl ışıldır. Bire kırk, bire elli vermeye hazırlanmıştır. Sıcacık, yumuşaktır.
Üstleri ağır kokulu mersin ağaçlarıyla kaplı tepeler geçildikten sonradır ki, kayalar birdenbire başlar. İnsan birden ürker. Kayalarla birlikte çam ağaçları da başlar. Çamların birer billur pırıltısındaki sakızları buralarda toprağa sızar. İlk çamlar geçildikten sonra, gene düzlüklere varılır. Bu düzlükler boz topraktır. Verimsiz, kıraç… Buralardan Torosun karlı dorukları yanındaymış, elini uzatsan tutacakmışsın gibi gözükür. Yapı Kredi Yayınları, 2016, s. 9.
Hakkında: Bir kez verilmiş olan Varlık Roman Armağanı’nı kazanan İnce Memed, dünya dillerine en çok çevrilen, Türkçe’de en çok basılıp satılan eserlerin başında gelir. İnce Memed, hem haksızlıklara baş kaldıran, hem kişisel direnişiyle öce adanan, hem toplum düzensizliklerine çare bulan yiğitliğiyle halkımızın büyük özlemine cevap veren yiğit bir eşkiyadır. Şiirsel ve coşkulu bir anlatımın tadıyla iletilen romanda onun kişiliği, bir amaca bağlanmış insan iradesinin sonsuz dayanışıyla sürer. Kitap sonunda ortadan kaybolan kimliği, yazarına ikinci bir cilt yazdıracak kadar güçlüdür. Rauf Mutluay, 50 Yılın Türk Edebiyatı, İş Bankası Kültür Yayınları, s. 608.

DÜZCE

Karadeniz’in Kıyıcığında

Rıfat Ilgaz, 1969

Y alı kahvelerinde ne kadar solozcu, pişpirikçi, tavlacı varsa dökülmüşlerdi deniz kıyısına. Çocukların bile kabacaları inmişti mahalleden. Temel Reis’in Semender’i yüzdürülüyordu.
Kaç gündür sürüp giden karayel, sabaha doğru maynalamıştı. Kıyıya güçlüle varabilen ölü dalgalar kalmıştı. Gündoğusu-poyraz arası bir rüzgar esiyordu Ereğli üzerinden.
Semender’in karnını iki yandan saran, kalın gedebot, dört kollu ırgata dolanmıştı. Irgatın dibinde oturan yaşlı bir gemici, motor felekleri üzerinden kaydıkça halatı kalma ediyordu. On ton iç fındık vardı Semender’de. Halat elinden bir kurtuldu mu ne motorun hayrı kalırdı, ne fındık çuvallarının… Temel Reis’in bir gözü motorda, bir gözü ırgattaydı. Biraz yana yattı mı motor, iki kolunu kaldırıyordu:
“Hooop!”
(…) Recep, makinesinin kolunu bırakmış, hemen önündeki pencereden Semender’in yüzdürülmesini izliyordu. (…)
“Heey, bırak dalgayı da işine bak! Motor, daha on ton fındık alacak!” (…)
“Bir de bakıyor hayın hayın!” dedi. “Sen dalga geçersen kim kıracak fındıkları!”
“Kırılmışı var!” dedi. “Kızları boş mu bırakıyorum ben!”
“Sen karışma kızlara… Boş oturur, dolu oturur. Sen kendi işine bak! Haydi tükür avuçlarına!”
Gerçekten de tükürdü avuçlarına, karşısındakinin yüzüne tükürür gibi. Yapıştı makinenin koluna, haznedeki fındık bitene kadar bir daha bırakmadı bu kolu. Çınar Yayınları, 2017, s.130
Hakkında: Yılın en güzel romanlarından biri. Başlangıcına aldırmayın. Akçakoca kasabasının dilim dilim tanıtımıyla gireceğiniz kitapta belki çok sürükleyici bir tempo göremeyip sabırsızlanacaksınız. (…) Ne var ki abartılmamış ölçülerde, bir kasaba hayatının eksenlerini yansıtarak; hem batmayan bir gerçekçilik yöntemi, hem de umutsuzluğa düşürmeyen insan güveniyle. (…) Rıfat Ilgaz yaptığı işin bilincinde ve bütün hikayelerin düşebileceği romantik iyimserliklerden tam ölçüsünde uzakta. Rauf Mutluay, [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 217.

ADANA

Bereketli Topraklar Üzerinde

Orhan Kemal, 1954

Kul acımaz bunlara, Allah acımaz. Allah’ın unuttuğu insanlardır bunlar! Peygamberler kitaplar dolusu sabır, tevekkül, kanaat getirmişlerdir bunlara. Hiçbir işe yaramıyan, hiçbir işe yaramıyacak olan sabır, tevekkül, kanaat! (…) Değdiği yeri köz gibi yakan güneş tam tepededir. Irgat adı altındaki birtakım insanlar değil, paçavra yığınları beklemekten usanır. Birden deli bir sağanak… Ortalık sel sele gider. Ardından güneş. Tırnağına kadar sırılsıklam paçavra yığınlarından dumanlar tütmeğe başlar. Peygamberler kitaplar dolusu sabır getirmiştir Allah adına!
Yağmurda ıslana, güneşte tüte kururlar. Torbalardaki tandır, yufka dürümleri tükenip çarşı ekmeğine verilecek son kuruşlar da suyunu çektikten sonra, aç çocukların feryadı göğe yükselir. [Önemli değildir. Peygamberler Allah adına sabır getirmişlerdir ya, hiç önemli değildir aç çocukların göklere yükselen feryadı. Ölseler bile ne? Öte dünya vardır, birer kuş gibi uçacaklardır Cennet-i ala’ya. Everest Yayınları, 2014, s. 178
Hakkında:  Ve bu bereketli topraklar üzerindeki emekçiler, kendi küçük ve dar dünyalarında bir başlarına çırpınıp durmaktadırlar. Toprak reformunu yapamamış, sanayileşmesini gerçekleştirememiş azgelişmiş bir ülkede, Türkiye’de, köylü-işçilerin kahırlı hayatlarını yansıtır Orhan Kemal. Roman, belirli bir tarihsel anı unutulmayacak bir ustalıkla tespit ettiği için, tarihi ve sosyal gerçekliği, ele aldığı insanları gerçeğe uygun olarak gösterdiği için güçlü ve kalıcı. Orhan Kemal’in en güçlü romanı, bence. Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı, İş Bankası Kültür Yayınları, 2007, s. 302.

AFYON

Alinin Biri

Fahri Erdinç, 1958

Nerde yatar Mehmetçik? Burda mı? Hayır, Mehmetçik kırda yatar. Mapusta yatar… Türk gibi kuvvetli, aslan gibi müthiş mi Mehmet? Evet, toprağından eloğlunu kovan her millet gibi kuvvetli, dişisini koruyan her mahluk gibi aslan Mehmet… Kahramandır, alamıyacağı kale yoktur Mehmedin değil mi? Elbette! Sen ona yalnız iki tayın ver ve gösteriver alınacak kaleyi! Ama umudu esir bulunsun o kalede Mehmedin. Mehmet ölürse de umut ölmez. Ne ettiyse umudu etmiştir zaten ona. Asker doğduğundan değil, insan doğduğundan. İnsan doğar da asker ölür Mehmet. Dirisi gazi, ölüsü şehit. Sonra Mehmeti nutuklara geçirenler yaşayıverirler onun yerine. Bir taş dikerler de tepenin üzerine, burada yatıyor derler, kalbimizde yatıyor derler. Mehmet taşın altında yatar. Yüreciği taş kesilmiştir, amma o yüreğin içinde yine umudu yatar. Umudu da ne ki? Ne olsun. Artık en nikayet tüfek çatılacak, desinler. Bu dolaklar, bu kanlı ruba, bu kabalak atılacak desinler. Mehmet nice yıllar çözmediği dolakları çıkarsın. Kuş olup uçsun köye, o viran haneye varsın. Viran olsun ama, bacasından duman eksik olmasın. Aşına bir daha felek ağu katmasın. Yarı ömrü geçmesin gurbet elde, yarı ömür mapuslarda yatmasın. Yordam Yayınları, 2007, s. 32.
Hakkında: Alinin Biri romanında Fahri Erdinç, Türkiye tarihinden bir kesit sunuyor. Bu kesitin sunuluşunda, Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla kurulan ülkenin tarihsel gelişimi içindeki bir gerçeklik, emekçi köylünün toprak özlemi öne çıkıyor. Alinin Biri, bu doğrultuda verilen, köylü için bağımsızlığın toprak, özgürlüğün de işlediği toprağa sahip olmakla başlayacağını vurgulayan bir mücadelenin romanı… Cumhuriyet Kitap Eki, 20 Aralık 2007, s.27.

AĞRI

Mahmudo ile Hazel

Ömer Polat, 1973

Yaz boyu didinip duran Saragöl insanı, güz gelince doğaya teslim olur: Güze kadar dirliğini toplayamayan yandı demektir. Yanıp kavruldu demektir. Ölmez. Ölmekten beter yaşar. Güz yağmurlarının dalından amansız kış bastırır. O zaman bir mahpusluk çöker Saragölün üstüne. Tam yedi ay. Dile kolay. Umut tezeğe kalır. Saragöl insanı hayvanıyla kapanır içeri. İnsan – tezek, hayvan – saman. İşte budur Saragöl. Kış biter, bahar gelir. Bahara tezek de biter, saman da. İnsanla hayvansa tükenmez, azalır. Yaza binlerce ağıt, binlerce acıyla girerler. Umutsuz, yılgın. Başlar hayın toprakla delice bir uğraşı. O eker, toprak vermez. Yağmur gider bilinmeyen yerlere. Murat. Hayın Murat, vefasız Murat. Akar gider Saragöl ovasından. Yanına, yöresine damlasını kaptırmaz. Yeminlidir yüzyıllardan bu yana. Yar Yayınları,1973, s. 27.
Hakkında: Ömer Polat’ın çaresiz eşkıyası Mahmudo (…) Doğunun yoksunluğu içinde ekmek uğruna yoldan çıkmış, askerlik onuruna ilk suçu işlemiş, ama çevresinin geleneksel inançlarına konu olmaktan kurtulamamıştır. Ne çevresindeki toplum varlıklıdır, ne içindei doğa yardımda insaflı. Bir kutsalı da yoktur Mahmudo’nun: Ne yıllanmış bir kin ve öç kavgası, ne hak çekişmesi, ne ülkü ve inanç, ne topluma düşmanlık ve hınç. (…) Yalnızlığın ve çaresizliğin düğümünde gittikçe yozlaşacak bir kurtuluş ve kaçış kavgası, askerdeyken edindiği kravatı takarak kazanacağını umduğu bir kişilik özentisi, özlemini yıllar çektiği eşini yanından ayırmama sevgisi. İşte böyledir Doğu’nun Mahmudo’su… Rauf Mutluay, Cumhuriyet, 14 Mart 1974, s. 6. 

ANKARA

Ankara

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1934

Doğrusu, bazen, başımıza çö­ken milli felaketi takdis edeceğim geliyor. Eğer böyle bir fela­kete uğramamış olsaydık, ben, şimdi, nerede ve ne idim? ls­tanbul’un herhangi bir mahallesinde, bu evin içinde, herhangi bir genç adam ki, gündelik hayatın kaygıları ve istikbale ait kısır tasavvurlar içinde bocalayıp durur. Halbuki, şimdi, burada, vatanın birtakım yeni şeyler kaynayan göbeğinde, bütün bir milletin ıstırabıyla yaşıyan ve bu ıstırabın içinde peşin bir bahtiyarım. Her sabah, uyanınca -inanır mısınız­ Ankara’da bulunmanın şerefini duyarım. Burada, her sabah, benimle beraber bir millet uyanıyor ve kendisini selamete götürecek olan kahramanın, başı ucunda, gülümseyerek dur­duğunu görüyor. İlk defa olarak, ömrümde ilk defa olarak, burada, kendi etimden, kendi kanımdan, kendi cevherimden bir cemaat içinde yaşadığımı hissediyorum. Haydi canım, bu­rayı Göksu’ya benzetrnek bir küfürdür. Burası: 1921’de An­kara’nın yanı başında akan bir dere kenarıdır. 1921 Ankarası. Hanımefendi, dört beş yıl sonra, bu basit cümle, size Kitab-ı Mukaddes’ten bir satır gibi gelecek, ve buna karışmış olmak size, hayatınızın yegane manası gibi görünecek.Genç adamın sesi, perde perde yükseliyordu. Selma Hanım’ın yanında oturan hanımlar hayretle kulak kabartmaya başladılar. Konuşan da bunun farkına vardı. Sesini yavaşlattı:
“Ankara; yalnız bu değil,” dedi. “Ankara, bizim için emsalsiz bir “energi” mektebi olmuştur. Sarp, yalçın ve çetin Ankara, içinde her rahattan mahrum olduğumuz, içinde zahmet, meşakkat çektigimiz Ankara, bize sabrı, tahammülü ve inkişafımıza engel bütün zıt kuvvetlerle geceli gündüzlü çarpışmayı öğretiyor, sert bir örs gibi irademizi durmaksızın dövüyor, Nietzsche’nin dediği gibi burada “muttasıl kahramanca ve tehlikeyle yaşıyoruz”. Bundan güzel hayat olur mu? Dünyanın hangi noktası buradan daha enteresandır? İletişim Yayınları, 2009, s. 81.
Hakkında: Otuz yıl önce yazdığım bu romanı, üçüncü baskıya vermek üzere gözden geçirirken bir düş görüyor gibi oldum ve bana öyle geldi ki, burada hikâye ettiğim devri bir somnambül hali içinde geçip gitmişim. Fakat bu halim çok sürmüyor; uyanıyorum ve kendimi toparlayarak etrafıma bakıyorum, o devirden bu yana ne kalmış diye! Kitabın birinci bölümünde belirtmeye çalıştığım Milli Mücadele ruhundan hemen hiçbir iz bulamıyorum! Ya son bölümde hayalini kurduğum Türkiye’nin gerçekleşmesine doğru bir gelişme olmuş mudur? Ben, o zamanlar, bir gün gelip öleceğini aklımdan bile geçirmeğim Atatürk’ün öncülüğü ve rehberliğiyle bu ideal Türkiye’ye yirmi üç yıl içinde varacağımızı umuyordum! Şimdi o yirmi yıl üstünden bir yirmi yıl daha geçmiş bulunuyor! Fakat biz, sosyal, kültürel ve ekonomik devrim şartları bakımından hala romanımın ikinci bölümünde verdiğim ve karikatürünü yapığım Ankara’nın içinde tepinip durmaktayız! Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, İletişim Yayınları, İstanbul, 2009, s. 9.

ANTALYA

Karabibik

Nabizâde Nâzım, 1889

Güneş ufk-ı şarkîyi teşkil eden tarafta, güya denizden çıkıyormuş gibi Bahr-i Sefid’in donuk, durgun sathından doğru yükselmekte idi. Temre ovası gecenin ayazı içinde uyuşmuş çilenmiş kalmış iken güneşin henüz mail ve zayıf olarak intişar eden şuaatının tesiratı sayesinde ısınmaya başlamıştı. Arkada Mira silsile-i cibalinin sekiz yüz metre rakımı bile tecavüz eden sivri, çıplak tepeleri kar ile mestur bulunmakta idi. Mevsim şubat iptidaları olup Karabibik’ten evvel davranmış olanların tarlalarında yarım karış kadar yemyeşil ekinler baş kaldırmış idi. Kasbar Matbaası, Asır Kütüphanesi Romanlarından, 1307, s. 6
Hakkında: Karabibik, realizmin bütün koşulları göz önünde bulundurularak yazılmış olup, Türk edebiyatında bu akımın başarılı ilk örneğidir. Yazar, kitabının önsözünde şöyle der: “Hakikiyun mesleğinde (realistlerin yolunca) yazılmış roman mütalaa etmemiş iseniz işte size bir tane ben takdim edeyim.” Yazar, eserini “roman” diye sunmakta ise de, 35-40 sayfalık bir eserin roman değil, ancak uzun hikaye sayılması gerekir. Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman, Kapı Yayınları, 2016, s. 128.

AYDIN

Bir Karış Toprak

Samim Kocagöz, 1964

Toprak sözü yörük içinde çok eskidir. Sen, dünyada bile yoktun. Bu iş üstüne destanlar söylenmiş, türküler yakılmıştır. Ben, cahil bir kadınım. Emme ırahmetli babandan çok, pek çok iş öğrendim. Baban gelmiş geçmiş yörüklerin en okumuş, en aklıerik kişisiydi. Nur içinde yatsın; onu Koca Yörük Ali Ağam bile, benim vezirim diye, koyacak, oturtacak yer bulamazdı. İşte bu baban, ta Çukurova’dan Aydın’a dek bütün yörük milletinin padişah buyruğuyla olsun, kendi gönüllerinin rızası ile olsun, nasıl topraklanıp yerleştiklerini, sonra da nasıl dikiş tutturamayıp yozduklarını hep bilirdi. Hele hele bir sözü vardı ki aklımdan çıkmaz. Ali Ağamızın da aklında çıkmamış olacak ki, şu namussuz İbram’a karşı bu yüzden direndi. Irahmetli baban derdi ki: ‘Osmanlı toprağı, Osmanlı padişahının malıdır. Ancak Osmanlı ağasının işlemesine izin verir. Bu toprağın bir karışında Osmanlı köylüsünün hakkı yoktur. Köylü, ağa izin verirse sürer toprağı…Yörüklere gelince, ne padişahı ne de ağası, onları adamdan saymaz. Sözün kısası, Osmanlı köylüsünün, Türkmen Yörüğünün, Anadolu toprağında sözü geçmez. Bunu böyle kafana koy oğlum; ayağını ona göre denk al. Benden söylemesi… Rahmetli babandan duyduğumu sana deyiverdim. Yasa böyle kurulmuş. Ataç Kitabevi Yayınları, 1964, s. 106.
Hakkında: ‘Ey Koca Hasan, bana şu Söke ovasının Yörük Timarı Hikayesini anlat’ dedim. Sordu: ‘Eski hikayesini mi, yoksa yeni hikeyesini mi?’ Anlattı… anlattı… anlattı… (…) Ben de bu hikayenin eskisini, Cumhuriyet’ten önceki yıllarda olup biteninin [BİR KARIŞ TOPRAK] adı altında yazdım. (…) Ey Söke ovasının toz toprağı içinde, yol üstünde yatan Koca Yörük Hasan!.. Bu hikayeler senindir… Senden aldım, yine sana armağan ediyorum. Elimden bu kadarı geliyor, bağışla! Samim Kocagöz, Bir Karış Toprak, Ataç Kitabevi Yayınları, 1964, s. 2

BALIKESİR

Kuyucaklı Yusuf

Sabahattin Ali, 1937

Edremit, üç tarafını saran Çamtepe, İbramcaköy ve Tavşanbayırı isimli üç yamaca yaslanan büyükçe, şirince bir kasabaydı.İki küçük dere, kasabanın içinden ve kaldırımlı sokakların ortasından gelerek Aşağıçarşı dedikleri yerde birleşiyor, sonra biraz ilerde kasabayı yalayıp geçen Büyükçay’a kavuşuyordu. Tepelerden birine çıkıp bakıldığı zaman, görülen manzara ender bir şeydi:
Damların yosun tutan ve kararan kiremitlerini nihayetsiz dut, erik ve iri yapraklı incir ağaçlan örtmeye çalışıyor, derelerin kenarını beyazımtırak yapraklarıyla uzun kavaklar, bazı yerlerde kopan bir şerit halinde ve yalnız kenar mahallelerde takip ediyor; bunların arasında belki yirmiden fazla minare, bembeyaz yükseliyor ve uzaktan bakan bir göze, tıpkı kavak ağaçları gibi hafif hafif sallanıyor hissini veriyordu.
Yukarıçarşı’daki Kurşunlu Cami’nin iri kubbesi daima donuk bir ışıltı ile parlıyordu. Kasabanın panoramasında, bir tablodaki kadar ahenk ve uygunluk vardı. Bu, ağaç, minare ve kiremit kümesinin etrafını ayva ve diğer meyva ağaçlarından ve ova tarafında bağlardan ibaret açık yeşil bir çember sarıyor; onun etrafında da siyah yapraklı zeytinlerin daima kıpırdayan halısı göz alabildiğine uzanıyordu. Yapı Kredi Yayınları, 2012, s. 19.
Hakkında: Kuyucaklı Yusuf’un önemi yalnızca başarılı bir roman olmasından ileri gelmez, öncü bir yapıt olması da ona tarihsel açıdan bir önem kazandırır. Çünkü bu yapıt daha önceki Türk romanlarından iki bakımdan ayrılır ve yeni bir yol açar. (…) Tanzimat’tan 1950’lere kadar Türk romanının ana sorunsalını Batılılaşma oluşturuyordu. Yazarlarımız toplumsal yapının kendine yönelmiyor, mevcut düzeni sorgulamıyorlardı. Toplumsal yapıyı, ezilen halk ya da köylü sınıfının durumunu ele alan romanlar gerçi 1950’lerden sonra görülür, ama bunların ilk örneği 1937’de yayımlanan Kuyucaklı Yusuf’tur. Berna Moran, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış II, İletişim Yayınları, s. 2

BİLECİK

Devlet Ana

Kemal Tahir, 1967

1968 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü

Gezgin Arap yazarlarının “Belde-i Safsaf”, Bizanslıların “Tebizon” dedikleri Bitinya Uç Beyi Ertuğrul’un kışlağı Söğüt’te akşam oluyordu. Çukurda gölgeler uzayıp koyulaşmış, yalnız güne doğudaki Bozdağ’ın tepesinde, el kadar güneş kızıllığı kalmıştı. Tek tük büyükbaş sağmallar çobandan dönüyor, avlularda buzağıların böğürtüleri gittikçe sıklaşıyordu. Söğüt’ün evleri, bacalarındaki ince dumanlarla, akşam yemeği telaşındaydı.
Gerçekten Söğütlülerin çoğunluğu, çoktandır “yemek” sözünü “ekmek”le değiştirmiş, bu bile yeterince bulunduğu zaman sevinir olmuştu.
Yıllardan beri orta halliler eti iki üç ayda bir yiyebiliyor, yoksullarsa ancak kurban bayramından kurban bayramına görebiliyorlardı. Hayvanlar az olduğundan, yağ, peynir, hatta yoğurt bile çok azalmış, uzayan barış, Söğüt kadınlarını yemek işinde gerçekten bunaltmıştı. Koyun keçi hırsızlıkları gitgide artıyor, Kara Osman Bey nedenini bildiği için, çok kızdığı halde hırsızların ardına pek düşmüyordu. İthaki Yayınları, 2017, s. 106.
Hakkında: Modern ruhbilimde, bir insanın karakterini çözümlemek için, genellikle onun çocukluğuna gidilir. Kemal Tahir de, Osmanlı Devleti’nin karakterini çözümlemek için bu devletin çocukluk yıllarına, hatta doğuş öncesine gitmekte, onu doğuran koşulları incelemektedir. (…) Anadolu Türk ulusunun kimliği, Anadolu halkının eğiliminde ve davranışında, düşünüşünde ve bilinçaltında, hala sürüp gitmektedir. [Devlet Ana] günümüzün Anadolu Türk’ünü anlamak için, onun bir ulus olarak doğuşuna ve doğuş öncesine kadar inen bir psikanaliz denemesidir. Bülent Ecevit, “Devlet Ana”, Kitaplar Arasında, 1968, nr.1

BOLU

Çıkrıklar Durunca

Sadri Ertem, 1931

Son zamanlarda Alevi köylülerini şu haber bir yıldırım süratiyle dolaşmıştı:
– Alevi köyleri hak ile yeksan olacaktır.
Filhakika bu haber doğruydu. Sünniler arasında, Alevi köyleri aleyhine neler neler söylenmiyordu. Alevi köylerinde çıkrıkların mütemadiyen işlemesi, çıkrıksız Alevi köylerinden ihtiyaçları olmayanların bile birkaç arşın bez satın almaları Sıddıkzade’nin ve Avrupa kumaşı satanların nazarı dikkatlerinden kaçmadı. (…) Camilerde göbekli vaizler, ellerini rahlelere vura vura şeriattan, dinden bahsettiler. Kah:
– Alevi tayfası gibi zındıkların katli vaciptir. Burnununuzun dibinde bir sürü katle layık zındık var. Ey ahali ne durursunuz. Allah’ını seven palasını bilesin!
Kah kadından, eksik etek peygamber mi olur, bu ne dalalet, ne küfür diye kürsüden halkı tahrik ettiler. Göbekli vaizlerin sesleri camilerin kubbelerini çatırdattı. Fakat bütün bunlar Adaköy’deki dergahı ve peygamber kadınlar hakkındaki mübalağalı bir propagandadan başka netice vermedi. Kor Kitap, 2018, s. 110.
Hakkında: Adaköylülerin zorbalığa, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı ayaklanmaları, paylaşımcı, eşitçi bir düzen kurmaya kalkışmaları Anadolu’daki halk ayaklanmalarının bir benzeridir. Attila İlhan’ın 2001’de Otopsi Yayınevi’nce basılan kitaba yazdığı sunumda belirttiği gibi: “Burada, gel de daha önce yaşanmış Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin’i ve Börklüce Mustafa’nın isyanını hatırlama; aynı ‘ümmet toplum’unda, o da muhtevası ‘sosyal ve ekonomik’ ve fakat görünüşü ‘mistik’ bir halk kalkışması idi; ikisinin de akıbeti, aynı oldu.” Tıpkı Adaköylülerinki gibi. Bu işin tarihsel yanı. Güncel yanına gelince, bugün Türkiye’nin çeşitli yollarla içine düşürüldüğü, ülkemizi yıkıma sürükleyen emperyalist ve kapitalist kuşatmanın köklerinin nerelere kadar uzandığı, Çıkrıklar Durunca dikkatle okunduğunda, açıkça ortaya çıkacaktır. Adnan Özyalçıner, evrensel.net, 13 Kasım 2016

BURDUR

Yılanların Öcü

Fakir Baykurt, 1959

1958 Yunus Nadi Roman Ödülü

Kaymakam, atın üstünden küçülerek baktı Karataş’ın köylülerine. (…) Dizilmişler. El koyunları gibi. Çağırdığın yere giden. Koş dediğin zaman koşan. Öl dediğin zaman ölen. Durumları dil ile anlatılamayan… Eski püskü giysiler içinde, perişan… Paçavralara bürünmüş… Yüzyıllık çileler içinde yitmiş! Susuz kör kuyulara dönmüş ışıksız gözler… Ne demekte, ne söylemekte, ne anlatmakta olduğu belirsiz, anlamı yitik, hatta anlamsız, kaçak gözler!.. Yanmış, yunup yıkanmamış yüzler… Kavlamış… Adama kinli kinli bakan, “Sen düşürdün beni bu hallere!.. Senin ananı, dinini!.. Karını, kitabını!.. Sülaleni, messebini!….” diyen, kara, çilkara, çalkara adamlar… Adamların gözleri… Baktı kaldı Kaymakam. Sonra uyandı: “Selam arkadaşlar!..” dedi, kolunu kaldırdı. Literatür Yayınları, 2006, s. 192.
Hakkında: Ben bu “Yılanların Öcü”nü yazdığım zaman 28 yaşındaydım. Doğup büyüdüğüm ve çalıştığım köyleri, çalıştığım kasaba ve şehirleri incelemiş, toplumsal yapılan hakkında az çok bilgi edinmiştim. Türk ve dünya edebiyatının önemli yapıtlarını okumuş, anlatım sanatı hakkında yazı yazacak kadar bilgi öğrenmiş; hatta bazı denemeler de yapmıştım. Sanat yapıtında “öz ve biçim” konusunda bir görüşe varmış, yeni ve doğru bir özün, yeni ve güzel bir biçime dökülmedikçe, sanat yapıtının yaratılamayacağını anlamıştım. Olimpos’taki tanrıların macerasını destan biçiminde anlatan Homeros’tan bu yana edebiyat; şövalyelerden, beylerden, Adana kahvelerinde işsiz bekleyen “Küçük adam”a doğru kalınca bir çizgi ile inip gelmekteydi. Bu çizgiyi bir de 80 evli Karataş köyüne götürsem, bu köyün toprağında tırnaklarıyla tutunmaya çalışan Kara Bayram ailesini roman kahramanları arasına katsam kıyamet mi kopardı? Fakir Baykurt, Yılanların Öcü, Literatür Yayınları, 2006, s. 4. 

BURSA

Çalıkuşu

Reşat Nuri Güntekin, 1922

İlk bakışta Zeyniler bana, hala yer yer dumanları tüten bir yangın harabesi gibi göründü.
Köy deyince gözümün önüne yeşillikler arasında eski Boğaziçi yalılarındaki güvercinliklere benzeyen sevimli, şen manzaralı kulübeler gelirdi. Halbuki bu evler, çökmeğe yüz tutmuş, simsiyah viranelerdi. (…) Köyün dar sokakları içine girmiştir. Evleri şimdi daha iyi görebiliyordum. Hani Kavak’larda önüne ağlar erilmiş, yağmurdan çürüyüp kararmış, Boğaz rüzgarlarından bir yana çarpılmış, viran balıkçı kulübeleri vardır; bu evler, ilk bakışta onları hatırlatıyordu.
Altlarında dört direkten ibaret ahırlar, üstlerinde asma merdivenle çıkılan bir iki oda. Her halde, Zeyniler şimdiye kadar işittiğim ve resimlerini gördüğüm köylerden hiçbirine benzemiyordu. İnkılap Kitabevi, 1993, s. 161.
Hakkında: …Çok rağbet gören ve üç dört defa tab’edilmek gibi bizim matbuat hayatımız için nadir bir mazhariyete eren Çalıkuşu; bu cazibesini, basit ve münevver, iki nevi tabakanın dahi ihtiyacına cevap verecek şekilde güzelliği cami olmasına medyundur. O, ne sadece yüksek tabakaya mıhlandı, ne de kendine rağbet için sadece alt tabakanın içine bağdaş kurdu. O alt’ın anlayacağı bir vuzuhla, üst’ün beğeneceği bir inceliği birleştirdi. Geniş mevceli şöhreti buradan geliyor. İsmail Habip [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 123]

ÇANAKKALE

Uzun Beyaz Bulut Gelibolu

Buket Uzuner, 2001

Gelibolu’nun ayazı yamandır. Hiç acımaz, çarpar insanı.
Gelibolu’nun ayazı serttir. Ege’den hiç beklenmeyecek ka­ dar hırçındır, insafsızdır. Uğultulu seslerle ürkütücü bir hikâye anlatarak dolaşan rüzgâr insanı döver, hırpalar. Sessiz ve incecik yağan erken bahar yağmuru, rüzgârın anlattığı ür­ kütücü hikâyeyi anlamış kadar içini titretir insanın. Rüzgârın anlattığı hikâye, bunu daha önce hiç duymamış, hiç bilmemiş olanları bile etkiler, hüzünlü bir iz bırakır ziyaretçilerde. Geli­ bolu’nun rüzgârı yorar, yalnızlaştırır. Gelibolu’nun ayazı ya­ man ve ürperticidir. Yabancılar bunu anlamaz, bu kadar Doğu-Akdeniz’de ayazın bu kadar sert olabileceğine inanmazlar. An­cak Çanakkale’nin yerlileri bilir ayazının sertliğini. Gelibolu Yarımadası ayazın en yaman vaktinde; erken baharda çarpar insanı. Remzi Kitabevi, 2002, s. 15.
Hakkında: Gelibolu yaman bir kurgu romanı. Onun [Buket Uzuner] yaratıcı anlağının (zekasının) özgün mü özgün kurguya dayalı yapıtı. O sürükleyici biçemiyle (üslubuyla) imgelem gücüyle kolayca okuttuğu Gelibolu romanı, belli ki Gelibolu yarımadası karasında sekiz buçuk ay süren, dünyanın en kanlı savaşları üzerine uzun süren araştırmasının tat yüklü meyvesi… Sami Karaören, Cumhuriyet Kitap Eki, 14 Kasım 2002, s. 16.

ÇANKIRI

Sağırdere

Kemal Tahir, 1955

Hiç unutmam, bir gece rahmetli Eğri Ahmet Yamören’e geldi. O sıra, Kurşunlu’ya karı öğretmen daha yeni gelmiş. “Karıdan öğretmen olur mu?” diye köylünün hafızı, hocası tekbir çekiyor. Eğri Ahmet karı öğretmeni, gece vakti sıcak yatağından kaldırdı. Kurşunlu’dan Yamören’e getirdi. Hep seyrediyoruz. İstanbul karısı imiş… Korkar, titrer, ağlar… İnceden inceye yalvardıkça Eğri Ahmet enişten güler mi sana! Oyun oldu o gece yahu!.. O gece gürültü, kıyamet!.. Gurbetçi Ömer’in karısı Meryem, olayı iyi bildiği halde, çorap örmeyi bırakmış, can kulağıyla dinlemeye başlamıştı. Yakup Ağa parmağını şalvarına sildi.
– Karıyı o gece, sabaha kadar oynattı. Eğri Ahmet enişten…
– Kötü karı mıymış öğretmen?
– Öğretmen karı kötü olur mu? Namustan yana namuslu… Senin enişten cebrî oynatıyor. Eğri Ahmet’in işi, hükümete inat… “Vay, sen karıdan öğretmen yaparsın da benim toprağıma mı yollarsın?” hesabı… Dediğim mesele Yunan savaşından az sonra… O sıralarda biz genciz. El vuruyoruz ki şakır şakır. Yamören’de kıyamet kopuyor. Sonunda gün ışıdı, sabah oldu. Sabah ezan inil inil okunmaya başlayınca rahmetli, bağlama çalan çingeneye, “Kes, yeter!” dedi. İstanbullu karının boynuna kendi eliyle bir beşibirlik taktı. “Var yürü… Candarma yüzbaşısına selam ederim!” dedi. Yolladı gerisin geri…
– Başka bir şey yapmadı mı?
– Töbe de… Lafa bak!.. Başka şey yapılır mı? Eşkıya kısmı, uçkuruna sağlam olmazsa köy yerinde barınamaz. İthaki Yayınları, 2007, s. 74
Hakkında: Kemal Tahir, “Sağırdere” (1955) romanı ile göze çarptı. [Çankırı] köylülerinin yaşayışını, köylüyü gözliyerek anlatmağa davranan yazarların şimdiye kadar ulaşamadıkları ölçüde gerçek ayrıntıları ile belirliyordu. Elli hanelik “Yamören” köyünün elli hanesi de birbirleri ile çekişirler, çalışırlar, döğüşürler, sıra ve saygı, edep ve erkan bilirler, yüze güler, arkadan söylerler, sırasına göre can dostu, gün gelir düşmandırlar. Bu demektir ki, akılcı ve çağdaş bir görüşle şehirli ölçülerine vurunca, köylünün davranışlarındaki moral düzeni anlamak kabil olmayacaktır. Kemal Tahir, işte tam bu noktada köylüyü konu olarak alan öteki gerçekçilerden ayrılıyor, bu çok ayrı moral düzenle davranışlardaki uygunluğun bize çok ters gelen töresel köklerine ve kanunlarına inmeğe çalışıyor. Tahir Alangu, Cumhuriyetten Sonra Hikaye ve Roman 1940-1950, Cilt 3, 1968, s. 453.

ÇORUM

Rahmet Yolları Kesti

Kemal Tahir, 1957

Emmi?
—Buyur.
—Şimdi neden eşkıyalık yok?
—Kim demiş? Şimdinin eşkıyalar şehir yerine, kasabaya inmiş. Kimi dükkân açmış, olmuş bir Çerçi Süleyman Ağa, kimi önüne bir makine uydurmuş olmuş bir arzuhalci Cemal Efendi, kimisi de zaptiye-memur…
—Biz öylelerini mi sorduk? Silahlı, askerli dağ eşkiyası…
—Öylesi yok evet. Hükümet kuvvetli de ondan yok. Eşkiya devri hükümetin hasta olduğu sıradır. Aslında hükümet kısmı bir vakit ölmez, arada bir hastalanır. İnsan gibi canım! Hükümeti sıtma tuttuğu zaman eşkiya başkaldırır. Sulfato yutup yahut ki bir zorlu dedeye sıtmasını bağlatıp dirildi mi hükümet, bu kez marazlanmak eşkıya sürüsüne düşer. Bilgi Yayınevi, 1970, s. 23.
Hakkında: Bizde eskiden beri yerleşmiş, sebepleri meydanda olan bir ters lejant var. Halkçılığı ve halkın despotik idareye karşı baş kaldırmasını çok pis haydutluk şekli olan eşkıyalıkla karıştırırlar. Halk arasında dolaşan eşkıya türküleri ve serüvenleri bazı şehirli yazarları aldatır. Onları, eşkıyalarda halk kahramanları aramaya, daha da kötüsü bulmaya götürür. Aslında halkın despotik idareye karşı direnmesi her ne kadar ilk zamanlarda, şuursuz davranışlar, eşkıyalığa benzer anarşik çıkışlar gibi görünse de, bir toplumda gerçek ve köklü halk baş kaldırmalarıbirikimi varsa, bu hareketler katiyen sürgit eşkıyalar tarafından yürütülemez… Rahmet Yolları Kesti bu gerçeği, Anadolu’nun belli özelliklerinden, eşkıyalığa hevesli insanlarımızın kişisel dramlarıyla beraber aydınlatılmıştır. Kemal Tahir [aktaran:Ferit Güneri, ‘Kemal Tahir’le Röportaj’, Kemal Tahir’in 30. Ölüm Yıldönümü Anısına, s. 325]

DENİZLİ

Kuşlar Yasına Gider

Hasan Ali Toptaş, 2016

Ben kavşaktan Uşak istikametine dönünce at da döndü hemen, peşim sıra, aynı şekilde koşmaya devam etti. İşte böyle koşarken, yıllar evvel, geceleyin minibüsle koyun sürüsünün içine girdiğimiz yere gelince de zınk diye durdu bu at. Ben hemen frene basarak sağa yanaştım ve başımı çevirip baktım ona. Babamın karanlığın içine doğru birkaç defa, hey çobaaan, çobaaan diye bağırdığı noktada durmuş olmasına rağmen, tuhaf bir şekilde, hala koşuyormuş gibi yelesi dalga dalga uçuyordu atın. Beyaz bir rüzgara benzeyen kuyruğu da savruluyordu yelesiyle birlikte. Koşmaya kendi gövdesinin içinde devam ediyordu sanki. Kimbilir, belki benim gözümde durmuştu da başka birinin gözünde koşuyordu o sırada; böyle olunca da iki hal, zamanın yırtılan yerinden sızıp ister istemez birbirine karışıyordu. Sonra işte orada, yine göğün derinliklerine gömülecekmiş gibi, acı kişnemeler eşliğinde şahlanıp aniden kayboldu bu at. Gözlerimde ağartısı, kulaklarımda kişnemeleri kaldı sadece.
Ben de onlarla birlikte Zıpır Yokuşu’nu çıkıp yarım saatlik bir yolculuktan sonra, ikindi vakti, yorgun argın kasabaya vardım. Everest Yayınları, 2016. s. 179.
Hakkında: Toptaş, bu romanında insana dair bir duyguyu/bakışı, yaşayışı dile getiriyor. Sözde ve yaşamda olanı yazıda/yazıyla kurarken; anlatıcının, hikâye anlatıcısının macerasına yaslanıyor. Anlatırken gören, duygulanan, sezen, düş kuran biridir onun anlatıcısı. Kuran ve söyleyenin çare arayışı her defasında yola düşürür onu. Ankara-Denizli/Çal arası gidilip gelinen yol; her gidişte türkülerle, sonra düşlerle bezenir. Orada keder, özleyiş, kayboluş, hatırlama ve ölümle yaşam vardır. Yer yer çıkıp çıkıp kaybolan beyaz at ise hem yaşamın hem de ölümün, yolun/yolculuğun, kanatlanarak gitmenin, saflık ve masumiyetin, yalınlığın simgesidir adeta. Feridun Andaç, Gazete Duvar, 13 Ekim 2016.

DİYARBAKIR

Masalını Yitiren Dev

Adnan Binyazar, 2000

Diyarbakır! Yazıp da okuyamadığım şiir…
Caddeler akşam saatlerinde dolar.
Bir avluya açılan onlarca kapı düşünün. Her kapının önünde kor alevli mangallar, maltızlar… Bin çeşnili yemeklerin kokusu yalnızca avluyu kaplamaz, gökteki ay’ın yüzünü bile şenlendirir. Herkes herkesin sofrasına teklifsiz oturur. Zeko Bibi, Diyarbakır’ın erik ekşili meftunesini pişirir, Haco Bibi domates biber kızartır. Et yoktur yemeklerde ama, zaten et de yenmemelidir bu kızgın sıcakta. Adam boyu karpuzlara kamalar saplanırken, anason kokuları yorgun gönülleri şenlendirir. Kaşık seslerinin birbirine karıştığı bu akşam saatlerinde, nemli odaların derinliklerine sığınmış bakir bir kızın utangaç sesi duyulur:
“Odam kireçtir benim / Yüzüm güleçtir benim / Soyun gel gir koynuma / Terim ilaçtır benim.” Can Yayınları, 2017, s. 251.
Hakkında:  Hem de bir ölüm gününde, Bedrettin Cömert’in gök ekin gibi biçilip sonsuz yolculuğuna çıkarıldığı cami avlusunda, yaşlı ve hastalıklı bir adam yanıma yaklaştı, “Gerçekten, yazdıklarınızı yaşadınız mı?” diye sordu. Edebiyat Dostları’nda (Mehmet Seyda, İstanbul 1970) ya da Milliyet Sanat Dergisi’nde (16.07.1979) yayımlanan özyaşamöykümü okumuş olmalıydı. Ağır hastalıkla, ilk gördüğüm gülerdeki o görkemini gerilerde bırakmış Ahmet Muhip Dıranas’ı tanıyamamış, sıradan biri sormuşcasına “Evet!” deyivermiştim. (…) Çocukluk yıllarına ilişkin gözlemlerimi yazarken, Ahmet Muhip Dıranas’ın, özünde bir kuşkuyu da barındıran bir soruyla öğrenmek istediğini, gerçeklik duygusunu sarsıntıya uğratacağını sandığım olaylardan kesitler aktararak yanıtlamaya çalışacağım. Adnan Binyazar, Masalını Yitiren Dev, Can Yayınları, 2017, s. 13. 

ELAZIĞ

Yukarışehir

Şemsettin Ünlü, 1986

1987 Orhan Kemal Roman Ödülü

Arap Yarımadası’nın kurak, kumlu topraklarından kuzeye, Anadolu’nun yüksek yaylalarına doğru gelenler; doğuda Dicle’nin sığ, durgun sularını , batıda derin yatağında gürültülerle akan Fırat’ı izler; dağlık, dar bir geçide ulaşırlardı.
Geçidin kuzeye bakan arka yamaçları; Çapakçur, Monzur, Nurhak dağlarının çevirdiği ince uzun bir vadiye inerdi. Murat Irmağı, Karasu, Peri Suyu, ayrı ayrı, çok uzaklardaki yüksek yaylalardan gelir, bu ince uzun vadinin güneyinde birleşir, Fırat’ı oluştururlardı. Gür, gürültülü, uzun yolun yolcusu Fırat’ı.
Fırat, okyanusa kadar uzanan yolculuğunun bu çıkış yerinde dik, derin vadilerden, kayalık dar boğazlardan geçerdi. Dar boğazlara gelip girdiğinde, döner, yükselir, yatağından yukarılara köpük köpük dalgalar, saydam su zerrecikleri saçardı; önünde, arkasında akıl almaz girdaplar, korkunç mağaralar oluştururdu.
Suların akıp gittiği derin vadinin iki yakasındaki dik dağ yamaçlarında bodur meşeler, alıçlar, bademler göğerirdi. Aşağıda, vadinin derinliğinde gürültülerle akan coşkun sulardan uzakta, bu ağaçlar; kavruk, tozlu, seyrek; büyür, kurur, yeniden göğerirdi.
Yukarışehir, kuzeyindeki bu dağlık dar geçidin girişinde, kayalık,yüksek tepelerin üstünde gelip geçmiş sayısız uygarlıkla içiçe uzun yüzyıllar yaşamıştır. Aşağıdan, Güneydeki Mezre ovasından bakıldığında, taa uzakta kayalık boz tepelerin doruğundan arkasını gökyüzünün boşluğuna vermiş Yukarışehir kalesinin burçları, uçurumların üstündeki eski konakların dar siluetleri görünürdü.
(…)
Oysa yukarıda, her on onbeş adımda bir, dönerek, kırılarak yükselen yolun sonunda, daha Yel Boğazı’nın döner dönmez; yamaçlara, kayalık düzlüklere, basamak basamak yükselip giden, taş döşeli sokakların iki yanına sıralanmış; büyüklü küçüklü evleri, konakları, kiliseleri, camileri, medreseleri, meydanları, dükkanları, hanları, hamamlarıyla; karmaşık bir kentin ilk görüntüsü çıkardı. Alışılmışlığın, özümsenmişliğin, kocamışlığın görüntüleriymiş gibi sokakların taşları aşınmış, yuvarlanmış; kubbeli taş yapıların dış yüzü kararmış; ağır meşeden çift kanatlı kapıların demir kakmaları paslanmıştı… İnkılap Kitabevi, 1998, s. 7.
Hakkında: Yukarışehir (resmi kayıtlarda Harput, Doğu Anadolu’da, uzun yüzyıllar varlığını sürdürebilmiş bir ‘kale kent’. Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğine kadar, önemli sayılan bir vilayet merkeziydi. Benim yıkıntıları arasında çocukluğumu yaşadığım kent) (…) Yukarışehir, okura, kendi serüveninin çizgisinde, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden günümüze uzayan yaşam kesitini vermeyi amaçlıyor. Yazar için de, okur için de kanımca roman (elbette öteki sanat ürünleri de) bir hiçlikten, bir saçmalıktan kaçış, evrenseli arayıştır. Okurların Yukarışehir’de bunları bulabileceğini umarım. Yukarışehir‘de birey toplumdan, toplum bireyden soyutlanmadı; karşıtlıkları evrensel çelişkileri saklanmadı. Şemsettin Ünlü, Cumhuriyet Gazetesi, 05 Haziran 1987, s. 4.

ERZİNCAN

Köprü

Ayşe Kulin, 2001

Üç günden beri dur durak tanımadan esen deli rüzgâr birden kesiliverince, kar, Munzur ve Keşiş dağlarının koynuna sere serpe uzanmış Erzincan’ın üstüne, tül cibinlik gibi inmişti. Karla kaplı çıplak ağaçlarından, saçakları buz tutmuş evlerine kapanmış insanlarına, dam altlarına sığınmış bezgin sokak köpeklerine kadar tüm canlılarıyla uzun bir kış uykusuna dalmış gibiydi şimdi şehir. Erzincan’ın ne zaman ne yapacağı belli olmazdı. Ne istediğini hiç bilmeyen şımarık bir kadın gibiydi. Karın bembeyaz örtüsü altında uyuşmuş yata dururken, birdenbire miskinliğinin öcünü almak ister gibi çalkalamaya başlardı kalçalarım. O böyle beşik gibi sallandı mı, yüce dağların yamaçlarını tutan kar, yükseklerden aşağılara iner, ovalarda çağıldayan akarsularla buluşur, yerle gök birbirine geçerdi. Toz, duman, çığlık ve kar arasında savrulurdu canlar. Üstelik daha çok da yeniydi böylesine kudurup azması. Evleri yerle bir etmiş, kurbanlarını yutmuş, tüm hırsını kustuktan sonra, durulmuştu. Erzincanlılar, bir süre sessiz kalacağını bilirlerdi şehirlerinin. Tekrar ne zaman azacağı pek belli olmazdı ama… Daha değil… daha değil. Onca cana kıydıktan, onca ocağı söndürdükten, onca binayı, ağacı devirdikten sonra, iyice yorgun düşmüştü şehir. Dinlenme sürecindeydi. Belki de o yüzden, gevşek bir miskinlik içindeydi Erzincanlılar. Remzi Kitabevi, 2001, s.7. 
Hakkında: Köprü bir yaşam öyküsü değil, bir bölgenin hikayesidir. Bu romanda, bir köprünün yapımını anlatmak üzere yola çıkmışken, kendimi bir bölgenin gerçeğini anlatır ve bu gerçeğin nedenlerini irdelerken buldum. Ama bilinç altımda (madem ki okur roman kahramanlarına öykünebiliyordu) alın bakalım gençler, işte öykünmenize değer bir bürokrat tanıtıyorum size, siz de onun gibi olun ki, bir gün bir yerlere varabilelim mi demek istiyordum? Heralde, evet!
Ayşe Kulin, Cumhuriyet Kitap Eki, 08 Temmuz 2004, s. 18.

ERZURUM

47’liler

Füruzan, 1974

1975 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü

Erzurum’un aşağılarda Anadolu kentlerinin demirciler, gümüş­çüler, debbağlar, bakırcılar, baharatçılar çarşılarının dağınıklığından, bakımsızlığından öte loş bir yerleri anıvermişti annesi. Erkeklerin dolandığı, durucu olmayan uzun yol sürücülerinin dumanlı kebapçılarda bol soğanlı yemeklerini yiyip kalkınca, tedirgin bir iki bakınmadan sonra biraz kamburlaşarak yürüyüp gittikleri evlerin sokaklarından örtünüp geçen o telaşlı kadınları düşünmüştü annesi. Öylesi kadınlardı ki onlar, tek gözlerini açıkta bırakan ehramlarından bile erkeklere dokunulmanın kolaylıklarını belli edebiliyorlardı. Gözlerinin güzelli­ğiyle ünlüydüler. Memeleri ise hâlâ bozulmamıştı. Çoğu da köylerinden inen bu kadınların yayık çalma yıllarında edindikleri gergin sırt kasları, yuvarlak kolları, uçları diri, dolgun, ayrık göğüsleri vardı. Bunları nereden, hangi yoldan geldiği belirsiz söylentilerle öğrenen memurların eşleri konuk günlerinde, hem çekinip sakınan, hem gülü­şerek aşağılayan bir anlamla o düşkün kadınları konuşuyorlardı. Ne olursa olsun sonuçta tabanları yarık köylü kadınlarıydı onlar. Saçları­na ne sürüyorlarsa kokuları da dayanılmazca ağırdı. Kesinlikle hastalıklıydılar. Öyle ya, köylerinde namuslarıyla oturacaklarına böylesine utanmazca bir işe yatkmlaşıvermeleri neyle bağışlanabilirdi. Aralarından doğu sınırını geçip gidenler de oluyordu söylendiğine göre; şu Antep, Kilis çarşılarından öteye, kiloyla ipek satılan sinekli, çok sıcak yerlere. Yapı Kredi Yayınları, 2015, s. 21.
Hakkında: İlk romanımıza konu edindiğimiz 47 doğumlular, bu ülkenin yetiştirdiği, yaşça büyüklerini aşma çabasında olan bir kuşaktır. Bu gencecik insanların, büyüklerin ihmaline, kurnazlığına, çıkarcılığına ya da (ehveni şer) kolaylığına uğrayıp, harcanmış geçmişten, zaman kazanmak istercesine, aceleyle giriştikleri can pahası karşı koymayı anlatmaya uğraştık. Yıllanmış yasaların geçerliliğinde, elimiz erdiğince yazmaya çalıştık. Zor bir konu, alabildiğine anlatıma açık. Günceli tartmanın zorluğu da ayrıca ortada. Zamanın sinemasından geçmemiş güncelin yanıltıcılığını hesaplamak var. Yine de olayların belkemiği çok doğru. Yazılması kaçınılmazlaşıyor bu yönden bakınca. Büyüklerine öğretecekleri olanları yetiştirmiş bir ülkenin insanları onlar. Güncelin bile sakınamadığı şeylerle donatılmışlar. Füruzan, Cumhuriyet Gazetesi, 26 Haziran 1974, s. 1

ESKİŞEHİR

Yaban

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1932

Dünyadan elini eteğini çekmiş bir kimse için Anadolu’nun bu ücra köşesinden daha uygun neresi bulunabilir? Ben, burada diri diri, bir mezara gömülmüş gibiyim. Hiçbir intihar bu kadar şuurlu, bu kadar iradeli, bu kadar sürekli ve çetin olmamıştır.
Daha otuz beşimize basmadan her şeyin bittiğini, işin tamam olduğunu; aşkın, arzunun, ümit ve ihtirasın artık bir daha uyanmamak üzere sönüp gittiğini kendi kendimize itiraf etmek; kendi kendimize, bütün mutluluk ve başarı kapılarının kapandığını söylemek ve gelip, burada bir ağaç gibi yavaş yavaş kurumağa mahkum olmak. Böyle mi olacaktı?
Böyle mi sanmıştım? Lakin, işte böyle oldu ve böyle olması lazımdı.
Mehmet Ali, bana: Gel beyim, seni bizim köye götüreyim; buralarda, yalnız başına sersebil olursun dediği vakit, bir Anadolu köyünün ne olduğunu bilmiyor değildim.
Mehmet Ali: Gel beyim, seni bizim köye götüreyim, dediği vakit, bu köyü, kafamın içinde olduğu gibi görmüştüm.
Hatta Mehmet Ali’nin evini, hatta bu odayı, hatta, bu delikten seyrettiğim manzarayı… Zaten, Cihan Savaşında kolumu kaybetmezden önce bütün şiir kabiliyetimi, bütün sade dilliliğimi kaybetmiş bulunuyordum. Korkunç, iğrenç ve yalçın gerçek parmaklarının ucundaki kan ve alnının ortasındaki çamurla! çoktan bana görünmüştü. Biliyordum ki, toprak katı ve tabiat zalimdir ve insan cinsi bozuk bir hayvandan başka bir şey değildir; biliyordum ki, insan hayanların en kötüsü, en bayağısı ve en az sevimli olanıdır. Evet, bilhassa en az sevimli olanıdır. İletişim Yayınları, 1996, s. 33. 
Hakkında: Cumhuriyet’in onuncu yıl eşiğinde yazarın toplumuna ödediği borçtur Yaban. Sezgiyle bile olsa Yakup Kadri, Türk köyünün, verdiği görev oranında zaferden pay almadığını -dolaylıkla- anlatmaktadır. (…) Birinci Dünya Savaşı’nın yoksunluklarını yaşamış bir Batı Anadolu köyünün sorumluluğu kime aittir? Ne padişahlık devrinin eleştirisi söz konusudur, ne Cumhuriyet hükümetine yol gösteriş. Ama gene de bu gerçekçilik, halkımızı masabaşı söylevleriyle sevdiklerini söyleyenlerin pembe gerçekçiliğini tedirgin edecektir. (…) Yaban, toplumumuzun ilerde meydana çıkacak ana sorunlarına, biraz anakronik de olsa, dikkatli bir yaklaşımdır ve onun zaferi, Yakup Kadri’nin adı yanına eklenen bir onur olur. Rauf Mutluay, 50 Yılın Türk Edebiyatı, 1973, s. 552.

GAZİANTEP

Gemileri Yakmak

Yusuf Ziya Bahadınlı, 1977

Evet tam elli yıl önceydi. Antep ilk ölüsünü o gün veriyordu. Ölen on iki yaşında bir çocuktu.
“1919 yılı Ocak ayının on beşinci günü ‘bir süvari livası, bir istihkâm müfrezesi, bir batarya ve otomobilli ağır makineli tüfek kıtalarından mürekkep’ İngiliz kuvvetleri, ‘kışı geçirmek, hayvanlarına yem sağlamak’ amacıyle Antep’i işgal etmişlerdi.” Ne var ki bu kış, on bir ay yirmi gün sürmüş; kentten ayrılırken de Fransızları buyur etmişlerdi. Yenidünya Yayınları, 1977, s.17. 
Hakkında: Bahadınlı, Gemileri Yakmak romanında bir yandan Kurtuluş Savaşı yıllarının siyasal panoramasını çizerken bir yandan da 1940-1970 arası Türkiye’sinin siyasal dinamiklerini aktarır. Romanda geriye dönüşlerle kurgulanan bu ikili yapıda Kürt Musdo işgal yıllarının onun oğlu Memo ise güncel olayların kahramanıdır. İşgal yıllarında Antep’in zenginleri işgalcilerle dostluk kurarken, işgale karşı direnen Anteplilere sırt çevirirler. Yıllar sonra yine aynı kişiler bu defa “vatansever” kimliğiyle zenginliklerine zenginlik katmaktadırlar. Yazar romanda bu kesimin her zaman bireysel çıkarının peşinde olduğunu tarihsel süreklilik içinde vermeye çalışmıştır. Müslüm Kabadayı, soL Haber, 09.09.2017

HAKKARİ

O

Ferit Edgü, 1977

Uzatmalı geldi. Bir akşam kaldı.
Bayram armağanlarını topluyor köy köy.
Bir küp peynir verildi. Bir toklu verildi. Bir teneke bal verildi. Bir teneke turşu.
Defterine not etti verilenleri. Sonra jandarmalarını gönderip aldıracak.
Uzatmalı şöyle dedi bir soru üstüne Öğretmene:
Burda, gelen gelir, alan alır, vuran vurur, vurulan ölür. Kim vurdu? diye sorarsın. Kimse bilmez. Herkes bilir. Hiçbiri ağzını açıp söylemez. Bırakırsın. Çünkü vuranı bir başkası vurur. Diyeceksin ki, Peki hukuk nerde, kanun nerde? Dağın hukuku, kanunu da bu, Öğretmen. Sel Yayıncılık, 2017, s. 151.
Hakkında:  Eğer O, Pirkanis’in, Hakkari’nin sorunlarına ya da gerçeklerine eğilmek amacıyla yazılmış bir roman olarak düşünülürse, belli ki pek yüzeysel, hatta acemice bulunur; ama kabul etmek zorundayız ki böyle bir yaklaşımın önce kendisi yüzeysel ve acemicedir. Hiç kuşku yok ki bir “köy romanı” ile karşı karşıya değiliz. Romanda kentlinin bu “on üç haneli, yüz on dört nüfuslu dağ köyünün’ koşullarını ‘yadırgadığına’ ilişkin bir imleme bulunmadığı gibi, Batıcı bir sevecenlik ya da bilecenlik de taslanmamış. Sadece, dillerini bilmediği insanlar arasında yaşayacağının bilincinde olduğunu vurgulamaktadır yazar… Öğrenci ve öğretmen olarak onların dilini öğrenebildiğince öğrenecek, kendi dilini öğretebileceğince öğretecektir. Füsun Akatlı [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s.439]

HATAY

Çete

Refik Halit Karay, 1939

Bin beş yüz metre aşağılarda kasabalar, askerler, deniz ve çalkantısı, insanlar ve ihtiras, hükümet ve politika var. Oralarda bir millet yerinden sökülmek isteniyor; bir dil susturulmak, bir kudret eritilmek için çalışılıyor. Yabancı üniformaların, bir sağlam binayı yıkmak için toplanmış amele gibi, elde kazma, kan ter içinde uğraşıp durduğu görülmektedir. Oralarda bir felaket devam etmektedir.
Fakat yüksekten bakarken sanılıyor ki, herkes memnundur; her tarafta sükûnet ve refah mekân tutmuştur; işte rahat rahat tüten bacalar, işte tatlı tatlı kayan yelkenler, işte masmavi, kırışıksız deniz, işte yemyeşil, feyizli ova! Dağdan bakış böyledir, huzur vericidir. Belki Allah da daha çok uzaktan seyrettiği için dünyayı daima rahatta görmektedir. İnkılap Yayınevi, 2017, s.104. 

İSTANBUL

Huzur

Ahmet Hamdi Tanpınar, 1948

Öğleden sonra kiracıyı görmek için sokağa çıkmış, dönüşte Bayezıt kahvesine uğramıştı. Bu birkaç saatlik gezinti, fırtınalı ve karlı gecede burnunu bir lahza kapıdan çıkarmak gibi, ona bir yığın şeyi birden öğretmişti. Daha Bayezıt’ta bir askeri kıtanın geçişi yüzünden tramvay durmuştu. Mümtaz bunu fırsat bilmiş, yolun gerisini yayan yürümek için tramvaydan inmişti. O bu yolu öteden beri severdi. Bayezıt Camii’nin yan tarafında, büyük kestanenin altında güvercinleri seyretmek, Sahaflar içinde kitap karıştırmak, tanıdığı kitapçılarla konuşmak, sıcak günden ve sert aydınlıktan çarşının birdenbire insanı kavrayan loşluğuna ve serinliğine girmek, bu serinliği çok arızi bir hal gibi teninde duya duya yürümek hoşuna giderdi. Hatta çok rahatça ve aklına eserse Bitpazarı kapısından girer, Bedesten’e kadar o dolambaç yollardan yürürdü. Öbür tarafta taklit ve baştan savma şeyler bulunur, ancak küçük tezgah ve imalathane işlerine, ucuz gümrük eşyasına, taklit modalara rastlanırdı. Halbuki Bitpazarı ile Bedesten’de, dikkati açık olursa, daima şaşırtıcı bir şey bulunurdu. Burada hayatın, taklidi güç olan, tenimize yapışmadan ve içimize yerleşmeden yanaşmıyan iki ucu birleşirdi. Gerçek fukaralıkla, gerçek debdebe veya artığı… Adım başında modası geçmiş zevk kırıntılarına, nerede ve nasıl devam ettiği bilinmeyen büyük ve eski ananelerin son parçalarına beraberce rastlanırdı. Eski İstanbul, gizli Anadolu, hatta mirasının son döküntüleriyle imparatorluk, bu dar, içiçe dükkanların birinde en umulmadık şekilde ve birden parlardı. Kasabadan kasabaya, aşiretten aşirete, devirden devire değişen eski zaman elbiseleri, nerede dokunduğunu söyleseler bile unutacağı, fakat motiflerini ve renklerini günlerce hatırlıyacağı eski halı ve kilimler, Bizans ikonlarından eski yazı levhalarına kadar bir yığın sanat eseri, işlemeler, süsler, hulasa yığın yığın sanat eşyası, hangi geçmiş zaman güzelinin boynunu, kollarını süslediği bilinmeyen bir iki nesle ait mücevherler, bu rutubetli ve yarı karanlık dünyada hüviyetlerine eklenen uzak zaman ve bilinmezin cazibesiyle onu saatlerce tutabilirdi. Bu eski şark değildi, yeni de değildi. Belki iklimini değiştirmiş zamansız hayattı. Mümtaz bu hayattan Mahmutpaşa’nın çığlığı içine çıktığı zaman, bir mahzende cins bir şarapla sarhoş olduktan sonra güneşe çıkanların sarhoşluğunu duyardı. Bütün bunlardan zevk almak ona yaşına göre çok olgun bir itiyat, bir tiryakilik gelirdi. Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, Yapı Kredi Yayınları, 2002, s. 40. 
Hakkında:  Huzur (1949), Türkçede okuduğun en güzel aşk romanı. Üstelik sadece tek aşkın, bir erkeğin bir kadına olan aşkının romanı da değil, iç içe iki aşkın romanı, birbirini besleyen, geliştiren iki aşkın: Mümtaz, Nuran’a olduğu kadar, İstanbul’a da aşıktır. Huzur’da İstanbul sadece bir güzel şehir, bir roman kişilerinin içinde yaşadığı bir çevre değildir; başlı başına bir roman kişisidir, bir sevgilidir. (…) [A]nlattığı çevrelerin roman kişileri olup olmadığına bakmaz; bir Mümtaz gibi, bir Nuran gibi, bir İhsan gibi anlatır İstanbul’u. Ama ne güzel anlatır… Tevfik Fikret’in “facire-i dehr”i, üzerindeki yüzeysel çirkinlikleri, sefillikleri, Tanpınar’ın romanında birer birer soyunarak özündeki güzelliği, tarihle tabiatın sarmaş dolaş olduğu o erişilmez uyumu gözler önüne serer. Tanpınar, dünyanın en güzel “striptiz”ini yaptırır İstanbul’a. Fethi Naci, Yüz Yılın 100 Türk Romanı, İş Bankası Kültür Yayınları, 2015, s.207.

İZMİR

Denizin Çağırışı

Kemal Bilbaşar, 1943

İnsan yeni medeni bir şehir içinde, üç-dört sokak döndükten, birkaç yüz adımlık bir yokuş tırmandıktan sonra, böylesine engin bir mesafe aşmış olacağını nasıl aklına getirir? Birbirine merakla eğilmiş evler, bu tecessüse karşı kafesten bir kalkanla evin gizlerini korumaya çalışan insanlar; sokak ortasında akan kirli bir su üzerinde havuz yapmaya, değirmen kurmaya uğraşan yamalı ve sümüklü çocuklar, kapılardan karşıdan karşıya dedikodu yapan, ama bir erkek geçtiği zaman bir an için sohbeti keserek üstünkörü örtünen, sonra yeniden ateşli görüşmelerini sürdüren rastıklı, tombul kollu kadınlar; (…) Bu sokak, hiç şüphe yok, Türkiye’de olan bitenleri en aşağı çeyrek yüzyıl geriden izliyordu. Meşrutiyet yıllarında rakı sofrasında kalpten ölmüş bir adamı mezarından çıkarıp buraya getirmek kabil olsa, acaba hayretini çekecek bir değişiklik bulur mu, gibi bir merak duyuyordum. Can yayınları, 2013, s.52
Hakkında:  Birçok edebiyat araştırıcısı Denizin Çağırışı’nı psikolojik yabancılaşmanın ilk örneği olarak kabul etmektedir. Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli ile bu yapıt arasında ilişki olduğunu belirtenlerin başında Ahmet Oktay gelir. Ona göre, …öykü ve romanın daha çok yurt gerçeklerini, özellikle de köy ve kent yoksullarının sorunlarını anlattığı bir tarihte yazılan Denizin Çağırışı‘yla Bilbaşar’ın farklı bir kanal açar gibi olduğu söylenmelidir. Psikolojik yabancılaşmanın ilk örneğidir bu roman. Çok daha yetkin bir örneği, uzun yıllar sonra Yusuf Atılgan yazacaktır: Anayurt Oteli. Bu iki roman arasında açık bir akrabalık bulunmaktadır. Ali Algül, “Kemal Bilbaşar’ın Denizin Çağırışı Romanına Psikanalitik Açıdan Bir Bakış”. Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2014, 11, (20), s. 7-26

KARS

Yelatan

Ümit Kaftancıoğlu, 1972

Ya Yelatan!.. Onu bile unutmuştu. O Yelatan ki, yarı Tanrı, canavar! El açılan, yönünü çevirenin dileğini veren, yazın, baharın, otun, çayırın kaynağı, cenneti Yelatan. Güneş, Yelatan gediğine yakınsa, hele gedikten aşıyorsa, artık açlımış, susuzlukmuş, yakacaksızlıkmış, yalınayaklıkmış, ot-saman bitmiş… Kimin umrunda bunlar? Yelatan Tanrıydı, cömertti, anaydı. Sırtındaki karda, bahar balkırdı. Güneş Gergedan’dan kalkmış; Seyrandağ’dan, Ziyarat’tan, Yelatan’a yaklaşmışsa bahar gelmiştir. 
”Ha yetişti, ha!.. Yelatan’dan aşan günler carımıza yetişti…” denir. Darda kalanlar, el elde, baş başta gidenlerin gözü hep Yelatan’dadır. Gün batarken, süzülürken, Yelatan balkıyorsa, artık; boyun eğmek, umutsuzluk biter. Remzi Kitabevi, 1972, s. 57.
Hakkında:  Kaftancıoğlu’nun kendi köyünü ve bir ölçüde yaşamını anlattığı Yelatan adlı roman, onun tüm yazınsal ufku ve taşıdığı imgelem, halk kültürünü kavrayış gücünü tek başına temsil edebilecek bir güce sahiptir. Yelatan, Bahtin’in “yarı ciddi yarı komik tür” bağlamında tanımladığı çokseslilik öğeleriyle örülüdür. Bir yanda mal mülk tutkunu, gözünü kardeşinin toprağına, hayvanına dikmiş aç gözlü köylü Üseyin, açlık, sefalet, yoksulluk, diğer yanda gülmeceli, şenlikli, imececi köy yaşamı vardır… Alper Akçam, Batı Rönesansında Rabelais, Türkçe Yazında Köy Enstitülüler, Sosyal Bilimler, Sosyal Bilimleri Enstitüsü Dergisi, Sayı 10-11

KASTAMONU

Yıldız Karayel

Rıfat Ilgaz, 1981

1982 Orhan Kemal Roman Ödülü
1982 Madaralı Roman Ödülü

Planını çizdiğim yolu bana diploma verenler görse, verdiğine vereceğine lanet eder… Bu yol tam memleket işi… Az gelişmiş memleketin yolu böyle olur işte. Karadeniz’in yolunun her kilometresi ortalama yüz milyon liraya mal oluyor. Kayaları delemezsin. İyisi mi, bizim gibi yaparsın. Katırı salıverirsin, nereden giderse arkasından krokisini çizersin. Yol dediğin böyle olmaz, cetvel tahtasını tutacaksın haritanın üzerine yapıştırıp çekeceksin çizgiyi… (…) Şaduman altına bir iskemle çekip oturmuş, Mühendis Cengiz’i dinliyordu. “Haklısın beyim!” dedi. “Çok doğru söylüyorsun! Bu sahil yolu yüz yıldır kalmış. Babalarımız, dedelerimiz düşmüşler, ak torbalarını sırtlarına vurup yayan yapıldak yollara. Kış dememişler, yaz dememişler çekmişler çarığı, dağ tepe gitmişler… Balkan Savaşı… Yol yok… İstiklal Savaşı… Yol yok. Demokrasi gelmiş, gene yok! Kasabaya hala katırın sırtında gidip geliyoruz… Çoğu zaman gidiyoruz da gelemiyoruz… Yola çıkamadığımız da oluyor, kar bastırdı mı… Varsın hükümetten çağırsınlar!”
“Eh, en sonunda siz de kavuşuyorsunuz işte yola!” dedi.
“Yolun böylesi olmaz olsun, tarla toprak elden gittikten sonra!”
“Yol dediğin böyle yapılır. Ya tarladan geçer ya topraktan… Başka nasıl olur sanıyorsun!”
“Amma hep fakirin, fukaranın tarlasından, toprağından geçiyor!” diyecek oldu. Dostluk kurar, belki yola getiririm ilerde, diye düşündü. Çınar Yayınları, 2016, s. 66.
Hakkında:  Rıfat Ilgaz’ın Madaralı Roman Ödülü alan bu romanı, Karadeniz’in Kıyıcığında ile birlikte bir Batı Karadeniz panoraması oluşturuyor. (…) Yıldız Karayel‘de, yetersiz topraklarını ekip biçmeyle geçinmeye çalışan köylülerin yaşamı var. Orman ürünlerinin kesimi, kara ve deniz taşımacılığı, doğayla birlikte düzensiz bir ekonominin kurbanı olan kıyı köylülerinin bütün yaşamı ve yaşama karşı olan tutkuları. Yıldız Karayel, Rıfat Ilgaz’ın kaleminden gene bize Karadeniz’i sunuyor. Doğan Hızlan, Cumhuriyet Gazetesi 20 Mayıs 1982, s. 5.

KAYSERİ

Acemiler

Erhan Bener, 1952

Avukat Refet Bey’in evi, Keçikapı’dan Talas caddesine çıkan kestirme yolun üzerindedir. Kayseri’de eşine az rastlanan ahşap bir yapı. Kenarları fırlamış, yüz tahtaları kararmıştır. Kapının numarası Arap rakamlarıyla yazılmış. Su, elektrik plakaları Türkçe, damın bir ucunda bir at nalı, bir boynuz, bir çift mavi boncuk sarkar. Geçmişte yangın tehlikesi geçirmiş saçaklar, kopuk kopuk, kömürleşmiş. Pencereler dar, perdeler sımsıkı örtülüdür. Çıngırağın ipi çekilince, payandaları alınıverse yıkılacakmış gibi duran ikinci katın köşe penceresindeki perde aralanır, çekingen bir yüz, gelenin kim olduğuna bakar. Ayrıntı Yayınları, 2012, s.32. 
Hakkında:  Kayseri, roman kişilerinin aldıkları kararlarda, hayatın akışına kapılışlarında ve güçsüzlüklerini algılayışlarında en etkin öğedir. Ömer, ait olduğu toplumsal sınıfın törel yargıları altında ezilmekte; Necdet ve Nesrin’in aşkı bu küçük kentte umutsuz bir şekilde bitmekte; Tahsin için ise kent bir var oluş sorununa dönüşmektedir. İnsanlar ve olaylar bu kent içinde kaynaşmakta, kent akışa karşı koyamayan kalabalıkları barındırmaktadır. Kayseri, sokakları, kahveleri, ören yerleri, istasyonuyla roman kişileri için birere mekan olduğu kadar, kentin kimliğini yansıtan, ruhunu yaşatan ortamlar olarak da betimlenirler. Kimi zaman da kent hakkında yapılan tasvirler, izlenimciliğin dışında sembolik anlamlar kazanır. Kayseri, bu şekilde heybetli, ulaşılmaz, varlığıyla insanın toğlumun üstünde bir kent olarak belirir. Aşılmazlığıyla insanları ezer, bir örnekleştirir. Betül Mutlu, Cumhuriyet Kitap Eki, 06 Aralık 2012, s.13.

KIRKLARELİ

Bıyık Söylencesi

Tahsin Yücel, 1995

Güzel, çok güzel,” diye mırıldandı. “Ben ömrümde böyle bıyık görmedim, resimlerde, fotoğraflarda, hatta düşümde bile görmedim.” Büyük bir coşku içinde, konuklarına yer gösterdi, kendisi de Cumali’nin karşısına oturdu, gözlerini bıyığına dikti, uzun süre, hiçbir şey söylemeden baktı öyle, neden sonra gülümsemeye başladı, “Evet, doğru, düşümde bile görmedim,” diye yineledi tutkulu bir sesle. Gene sustu, sonra, gene aynı tutkulu sesle, “Ama ben bu bıyığı tanıyorum, öteden beri tanıyorum: bu bıyık geleneksel Türk bıyığı, leventlerimizin, yeniçerilerimizin bıyığı, üç kıtada at koşturmuş atalarımızın bıyığı,” dedi. Arkasından, uzun ve karmaşık bir biçimde, sözlerinde çelişki aranmaması gerektiğini, Cumali’nin “şu gördüğümüz” bıyığının yüzyıllardır tüm Türk bıyıklarının olmaya yöneldiği, yani olması gereken bıyık olduğunu, belki de tarih içinde “ipi ilk Cumali’nin göğüslediğini”, bu nedenle kendisine ve kendisine yardımcı olanlara “minnet ve şükran” borçlu olduğumuzu, devletin de, yirminci yüzyılda, Anadolu’muzun bu cennet köşesinde, bu küçük ve şirin kasabada, en kusursuz biçimiyle ortaya çıkmış bulunan geleneksel Türk bıyığının üstünde titreyip ona her türlü desteği sağlamak zorunda olduğunu anlattı. Can Yayınları, 2016, s. 47
Hakkında:  (…) romanın konusu, günümüzün temel sorunlarından biri: göstergenin (ya da kimilerinin deyimiyle, imgenin) toplum içinde kullanımı, işleyişi, algılanması, giderek güçlenmesi, gösterdiği şeyin yerini alması, onu gösterir görünürken, ezmesi. Bıyık, ne denli görkemli olursa olsun, yalnızca bıyıktır. Ama bizim romanda, erkekliğin, yakışıklılığın, daha da önemlisi kitlenin şanlı geçmişinin ve şanlı geleceğinin göstergesi, yani, kendi özüne dönme görüntüsü altında, bir yabancılaşma etkeni olur. Bu arada, herkesten önce, kendisini taşıyan adamı yabancılaştırır, yavaş yavaş, onda gösterir göründüğü şeyden, erkeklikten bile uzaklaştırır onu. Çağdaş Söylenler’in unutulmaz yazarı Roland Barthes, yıllar önce, bakıp usanmak bilmeden göstergenin doğallığını yıkmak için savaşmaktan söz ediyordu. Bıyık Söylencesi bunu yapıyor bir bakıma, kendi çapında, kendi araçlarıyla. Tahsin Yücel, Cumhuriyet Kitap Eki, 8 Haziran 1995, s.6

KOCAELİ

Sessiz Ev

Orhan Pamuk, 1983

1984 Madaralı Roman Ödülü

Sustular. Uzun bir sessizlik oldu sonra. Her yıl iki yanına yeni ve çirkin beton yapılar dikilen yokuşu çıktık, seyrekleşen bağlar, kiraz bahçeleri ve incir ağaçları arasından geçtik. El radyosu, özelliksiz bir “hafif Batı müziği” çalıyordu. Uzaktan denizi ve Cennethisar’ı görünce galiba çocukluğumuzda duyduğumuza yakın bir heyecan duyduk, sessizlikten anladım, ama çok sürmedi. Hiçbir şey konuşmadan yokuşu indik, kısa pantolonlu, mayolu, yanık tenli kalabalık ve gürültü içinden geçtik. (…) Arabayı bahçeye soktum ve her gelişimde sanki daha da eskiyip boşalan evi kasvetle seyrettim. Ahşap doğramaların boyası dökülmüştü, sarmaşıklar yan duvardan ön duvara atlamıştı, incirin gölgesi Babaanne’nin kapalı pancurlarına vuruyordu, alt katın pencere demirleri pas içindeydi. Tuhaf bir duygu sardı içimi: Daha önceleri alışkanlıktan farkede-mediğim korkunç birşeyler vardı sanki bu evde de şimdi şaşkınlık ve kaygıyla seziyordum. Büyük ön kapının bizim için açılmış olan hantal kanatlarının arasından gözüken Babaanne ile Recep’in içerdeki nemli ve ölü karanlığını seyrettim. İletişim Yayınları, 2006, s. 40.
Hakkında: Bu romanında bir ailenin yetmiş yıllık geçmişini, aradan geçen yetmiş seksen yılda oluşan tarihsel gelişimi sergiliyor Orhan Pamuk. Ama doğrudan doğruya tarihle bağlantılı olan bu romanı, bir tarih kitabı okur gibi okumuyoruz. (…) Orhan Pamuk bu romanında Osmanlı’dan bu yana gelen siyasal çizgiyi, Doğu’yu iyiden iyiye aşağılayacak kadar Batı hayranı Osmanlı aydınını, günümüz Türkiyesinde çeşitli katmanlardan tiplerle birlikte geçmiş dönemde yaşanan siyasal olayları kendisi için yeni denilebilecek bir anlatım tekniğiyle sergilemeyi amaçlamış. Zeynep Özkan, [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, 2015, Evrensel Basım Yayın, s. 517]

KONYA

Küçük Ağa

Tarık Buğra, 1963

Önce Tekke Deresi’nin üstü karardı, sonra şimşekler çakmaya başladı, ardından da yağmur boşandı. Kasabanın doğuya meyilli sokaklarında sağlı sollu ırmaklar peyda olmuştu. Gökyüzü neyi var neyi yoksa boşaltacak gibi idi. Akşehir 1919’un baharını, büyük çöküntüden sonraki ilkbaharını karşılıyordu: Parasızlık, yokluk ve açlığa karşı belli belirsiz bir ümit baharı bekliyordu. Bu ümidin hatta adını söyleyebilecek bir babayiğit zor çıkardı. Fakat ne de olsa artık üşümeyecekler, hiç değilse soğuktan kurtulacaklardı. Ve soğuk, yaşlılarla çocuklar için açlık kadar yıkıcı idi, açlıkla büsbütün katlanılmaz oluyordu. Ötüken Neşriyat, 2001, s. 7. 
Hakkında: Her yazarın gönlünde bir büyük konu yatar. Hatta bunu yazmak için doğmuştur. Benim için de Küçük Ağa böyledir. Neden mi? Garp Cephesi Komutanlığı Akşehir’e geldiğinde 3.5 yaşındaydım. O günlerden bir takım fotoğraflar kaldı kafamda. Yaralıların yatırıldığı okul evimize komşu olan binaydı. Sedyeler bahçeye taşmıştı. İniltiler, feryatlar, sayıklamalar kulağımıza gelirdi. Cepheye sevk edilen askerlere kapı önlerinde su verirdik. Top sesleri duyulurdu. Bunlar birer fotoğraf gibi kazındı beynime. Savaşın önemini düşünmeden kavradım. Önce Ağır Ceza Reisi, sonra avukat olan babam kasabada saygın bir kişiydi. Topal Gazi diye anılan bir arkadaşı vardı ki üstü başı dökülürdü. Onunla yazıhanesinin arka odasında oturup akşamları bir-iki kadeh içtiklerini gördükçe üzülürdüm. Yakıştıramazdım babama bu adamla dostlu etmesini. Bir gün eve dönerken, Belediye Meydanı’nda bunu kendisine söyledim. Hayatım boyunca babamdan yediğim ender tokatlardan biri işte o an suratıma indi. “Kim o, biliyor musun?” dedi babam. Ben ağlıyordum. Eve vardığımızda anlattı. Topal Gazi Kurtuluş Savaşı kahramanlarındandı, büyük yararlıklar göstermişti. Sanırım Küçük Ağa‘daki Çolak Salih tipi o zaman yer etti kafamda. Yazar oldum, konu peşinde sürttüm durdum. Ama alttan alta hep Küçük Ağa, hep Kurtuluş Savaşı işledi. Yakından tanıdığım, törelerini, değer yargılarını bildiğim insanları o çetin dönemeçte anlatmak istedim. Tarık Buğra, Cumhuriyet Gazetesi, 25 Mart 1984, s. 14

MALATYA

Namuscular

Kemal Tahir, 1974

İyi ama Kezban kerhaneye kendi isteğiyle gitmediği gibi, kerhaneyi de kendisi icat etmiş değildir. Ben gördüm. Bir bekçi, bir polis bir sürü de kalabalık yavrucağı arkasından iteleyerek zorla oraya götürdüler. Bir sürü nizam onu orada, aynen bizi burada tuttuğu gibi, zorla tuttu. Şu halde, Memet’e fenalık eden sâde Kezban değil, aynı zamanda kerhane ve kerhaneyi zarurî kılan şartlar.(…) Kerhane kalûbelâdan beri mevcut olduğuna ve hayırlı bir rüzgâr esmedikçe daha asırlarca mevcut olacağına göre ve bu akşam artık Kezban orada yok diye Malatya şehrinin genel birleşme evinde sermayelerden birisinin eksil meşinden başka bir değişiklik vuku bulmadıysa, kızı öldürmek neyi halletti? İthaki Yayınları, 2008, s. 110
Hakkında: [Namuscular‘da] Kemal Tahir, gazeteci Murat’ın kişiliğinde daha çok kendi yaşantısını dile getirmiştir. Sahife kenarlarına koyduğu notlardan anlaşıldığına göre, bütün mahpusların uyuduğu korkunç hapishane gecelerinde sabahlara kadar çalışarak bu sarı defterleri üst üste yığmış, korkunç hapishane yıllarını, oradan oraya sürülmelerini tadına doyum olmayan türkçesiyle anlatmıştır. Anadolu hapishanelerinin koyu zindanları, gerçek insan sömürüsü, mahpusların ıstırapları, sevinçleri, heyecanları, bütün bunların hepsi otantik olarak verilmektedir. Kişiliğini yapan görülmemiş cesaret, metanet, soğukkanlılık, şakacılık ve insancıl davranışlar, bu romanlarında da açıkça görülüyor. Eşi Semiha Kemal Tahir, Namuscular, İthaki Yayınları, 2008 

MANİSA

Anayurt Oteli

Yusuf Atılgan, 1973

İstasyonun arkasındaki alandan ana caddeye çıkan sokağın karşısında, eskiden zengin Rumların da oturduğu bir semtte olduğu için yanmadan kalmış yapılardan biri, üç katlı bir eşraf konağı. (Keçecilerin Rüstem Bey Yangın’dan bir süre sonra İzmir’e yerleşince eskiden nüfus kâtibi olan Ahmet Efendi’nin üstelemesiyle konağı otel yaptı. Zamanla her kata ayakyolu, odalara lavabo yapıldı; salonun, sofaların, odaların tahta tabanları, merdivenler kalın muşambayla kaplandı. Yıldan yıla o kasaba oteli kokusu da sinince içine eski konak bir otel oldu. Rüstem Bey’in anlattığına göre konağı geçen yüzyılda dedesi Keçeci Zade Malik Ağa yaptırmış. Kapı kemerinde, şimdi otel levhasının altında kalan, ak mermer üstüne kabartma bir yazı varmış. O zamanlar kasabanın ileri gelenlerinin doğan çocukları, ölen yakınları için tarihler düşürüp birkaç kuruş kazanan bir yerli ozan, konak yapıldığında ‘ebced’le bir şeyler uyduramadığından olacak, ölçüsü ne aruza ne heceye uyan tuhaf bir tarih yazmış:
Bir iki iki delik
Keçeci Zade Malik
Arap rakamlarıyla ‘bir, iki, iki delik’ bin iki yüz elli beş ediyor; şimdiki tarihle bin sekiz yüz otuz dokuz. Caddeye bakan yüzü aşı boyalı. Üç mermer basamakla çıkılan dış kapı iki kanatlı, yarıdan yukarısı camlı, demir parmaklıklı, kapının iki yanındaki iki büyük pencere de parmaklıklı; öteki katların pencerelerinde parmaklık yok. Kapının üstündeki kemerde koyu yeşil üstüne ak yazılı büyük teneke levha: ANAYURT OTELİ. Can Yayınları, 2017, s. 13.
Hakkında: Ahmet Hamdi Tanpınar Hocamın roman konusunda en çok tekrarladığı cümlelerinden biri şuydu: “Bir romanda verilebilecek şeylerin azamisi, ferttir. ” İşte bu kitapta o var. Pek çok yazarlarımızın, hep olaylar dizisini ön plana almak, gerçeği taklitle yaşatmak eğilimi yüzünden ihmal ettikleri insan. Üstelik bir otelde, gözününde; on sekiz yıl boyunca kimsenin bakmadan, görmek gereğini duymadan, tanımak ihtiyacını düşünmeden önünden gelip geçtikleri sıradan bir insan… (…) Özellikle Cumhuriyet sonrası edebiyatımızda yazalarımız, sorumlu bir görevliliğin gereiyle bize nice “küçük insan” tanıttılar. Arada “mariz tipler” diyebileceğimiz hasta ruhların düğümlerini açıklamaya çalışan emekler de oldu (…) Ama hiçbirisinin eserinde, bir insanın doğum öncesindeki kuşaklar kalıtımından başlayan oluşumu – kendini bir şeyler sanmanın umutlariyle birlikte- yalnızlık ve sevgisizlik dünyasının deliliğe varılan sınırlarına kadar böylesine başarıyle ve inandırıcılıkla işlenmemişti sanıyorum. Rauf Mutluay, Cumhuriyet, 20 Aralık 1973, s. 6.
 


(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

MARDİN

Tüfekliler

Ümit Kaftancıoğlu, 1974

Atatürk Cumhuriyeti kurulur. Yurt toprakları üstündeki bütün kurumlar, beylikler ne var ne yok Ankara’ya bağlanır. (…) Kasro Kanco, Atatürk’ü tanımaz, baş eğmez Ankara’ya. Yıl 1925’tir. Ankara, Atatürk, Kasro Kanco’nun dikbaşlılığını öğrenir öğrenmez bir bölük jandarma çıkarır Mardin’den. Jandarma Kasro Kanco’yu kuşatır. Askerler şatoyu iyice bilemezler. Ne içini, ne dışını. Kuşatma sonunda görülür ki, kırık dökük piyade tüfekleriyle şato kırk yıl kuşatılsa kılı kıpırdamaz. Ankara’ya bildirilir durum. (…) Sonunda Diyarbakır’dan kalkan bir topçu birliği, Karacadağ tepesine üslenir. Bu kez şatoya salık ulaştırılır. “Bildiğiniz gibi değil durum, cayın direngenlikten” denir. Şato böyle buyrukları bekliyordur, kesinlikle de “hayır” diyecektir. Der. Aracılar durumu daha bir açık anlatırlar şatoya, Kürtlere. Kürtler “la” demiş, “lo” demezler. Atatürk, şatoya top güllelerinin savrulmasını buyurur. Birkaç mermiden birisi Kasro Kanco’nun çöle bakan mazgallarından birini parçalar. Bir gedik açılır. Şatonun içindekiler topun gücünü anlar:
“Ere ere, bese lo, Kemalo başo” derler.
İşte şatonun görüp gördüğü devrim budur. Onun dışında Atatürk’ten, devrimlerden iz bulmak olanağı yoktur. Bir de şatodakilere verilen soyadı. Remzi Kitabevi, 1974, s. 47.
Hakkında: 1970’li yıllardan itibaren genel olarak öykü ve romancılığımızda gözlenen yönelimlerin farklılaşması sürecinde Ümit Kaftancıoğlu, özellikle Tüfekliler (1974) romanıyla feodal kalıntıların siyasal iktidarla ilişkilerini ele alır. Ağa, aşiret, politikacı ekseninde kök salan kirlenmenin, nasıl bir tortu üzerinde boy verdiğini ayrıntılarıyla sergiler. Feodal gerilimin, kent siyasal yaşamıyla birlikte işlenişinin çarpıcılığı, onun bu çalışmasında, otobiyografik çerçevenin bir aşiret tipolojisine yansıtılışı bakımından önemli bir eksene oturur. Bu yapıt aynı zamanda Türk edebiyatında feodal beylerin, cumhuriyet dönemi içerisinde siyasal iktidarla ilişkilerini irdelemek, siyaset ve hükümet etme kurumlarının, güçlü bir sanatçı önsezisiyle, 1990 ve 2000’li yıllardaki yerel ve ulusal ölçekteki izdüşümünü görmek bakımından da önemlidir. Bu gerçeklik, Kaftancıoğlu gibi, diğer enstitülü yazarların öngörülerinin nasıl tarihsel bir bilinçle perçinlenmiş olduğunu görmek bakımından önemlidir. Halkı; paylaşımcı olduğu kadar yeri geldiğinde nasıl da çıkarcı olduğuyla, direngen olduğu kadar yeri geldiğinde nasıl da üzerine ölü toprağı serpilmiş bir halde teslim olabilirliğiyle de tanıyabilme ayrıcalığıdır. Metin Turan, http://www.telgrafhanesanat.org/edebiyatta-kisilik-ve-umit-kaftancioglu-1756.html

MUĞLA

Aganta Burina Burinata

Halikarnas Balıkçısı, 1945

Rahmetli babamı anarlarken, “Nur içinde yatsın, ya da, “Toprağı bol olsun, demezlerdi. Çünkü, babam denizde boğulmuştu. Ama, boğulan yalnız o muydu? Soyumuzdaki erkeklerin çoğu, denizde kalmıştı. Anam, kaptan kızıydı. Babama varınca kaptan karısı oldu. “Babamı doyasıya göremedim. Evlendim, kocamla iki aycağız sürekli yaşayamadım” der, beni gösterir, “Buncağız da denizci olursa ne yaparım? Kaptan kızı, kaptan karısı olduğum yetmezmiş gibi bir de kaptan anası olmasam bari” diye eklerdi. Mezarlık servilerinin altında ninelerim, teyzelerim yatarlardı. Oysa, erkek akrabamın mezar taşları yoktu. Neredeydiler? İnsan çeşitli yerlerde ölür -ne bileyim, dağda, taşta, savaş alanlarında- ama, denizden başka her yerde bir izi, bir kemiği, dikili bir mezar taşı kalır. Denizde boğulan denizcinin ise, tıpkı bir hülya, bir rüya gibi, tam bir kayboluşu, bir silinişi vardır. Anam, “Ne olacak, toprak insanı topraktan, deniz insanı da sudan yaratılır. Topraktan olanlar toprağa dönerler, sudan olanlar akıp denize karışırlar” derdi. Bilgi Yayınları, 1997, s. 7. 
Hakkında:  Ölüleri, dirileriyle, balıkçıları, açık deniz gemicilerinin yaşayışlarını anlatan Aganta Burina Burinata (1946), Halikarnas Balıkçısı’nın en iyi eseridir. Bilinen roman ölçülerine uygun, mekan içinde, bütün zaman içinde genişliğine ve derinliğine işlenmiş, kişileri konuya göre kademelendirilmiş, muvazeneli bir kuruluşu yok. Burada eserin asıl kişisi ‘deniz’dir, tabiat ortasındaki muhteşem ve mitolojik varlığı ile ‘Ege Denizi’. Kişiler, denizi anlatmak için birer bahanedir; deniz herşeyin üstünde varlığını duyurur. Rüzgarın, denizin üstünde yaşanların hallerini anlatırken olduğu kadar hiçbir yerde kılı kırık yararcasına itinalı değildir. Karaya ait konularda sıkıntılı, tez canlıdır. Ama denizin gece, gündüz, fırtınalı, sakin hallerindeki güzelliği tasvir ederken, yazarın; insanları da meselelerini de ikinci plana bırakışını bazen haklı buluruz. Tahir Alangu [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 102]

NEVŞEHİR

Unutkan Ayna

Gürsel Korat, 2016

2017 Orhan Kemal Roman Ödülü

Nevşehir’in tek çerçisi Boğos’u sabaha karşı vurdular.”
Bu söz, Çerçi Boğos’un aklından şöyle bir geçti. Bir tanıdığı söylemiş de aklında kalmış gibi. Gökyüzü karanlıkla sarmalanmıştı, yıldızlar ışıl ışıldı, bir bağ yolunda durup atını dinlendirirken, uzaktan uzağa şakıyan bülbülün sesini dinleyerek elindeki kayısı kurusunu ağzına attı; sonra meyvenin ekşiliğini damağında duya duya ölümü düşündü, dilini dudağını büzerek geceyi dinledi. İğde ağaçlarının çiçek açma zamanıydı, yol boyunca dizili ağaçlardan iğde kokusu geliyordu.
“Vurulup ölsem” diyerek kahırlandı Boğos, başını dünya boş anlamında sağa sola salladı, “Nevşehirliler bana acıyacak değil ya…” Yekinip ayağa kalkmak için elini yere bastırdı, ıhlayarak doğruldu; yük taşımaktan beli incinmiş olmalıydı, kayısının ne de güzel ekşisi vardı.
Vurulup ölsem… Nevşehirli bana acımaz da, artık kimsenin getirmez olduğu kayısı kurularına, pestillere, pekmezlere acır. Kim getirecek bunları, tek çerçimiz oydu, der. Yapı Kredi Yayınları, 2016, s. 13.
Hakkında: Kapadokya’yı yazarken kendi içimde dolaşıyorum. Orayı anlatırken ölümsüzlüğü sınamak kadar yanıltıcı bir duyguyla göneniyorum. Kapadokya’nın ışığı, dokusu, kokusu, dili, tarihi, evleri, bulutları, otları, kayaları, yolları, bu dünyanın hiçbir yerinde hissetmediğim bir “ben’e dönüş” yaratır içimde. Kanımca yazar, kendi bedeninde ve ruhunda tüm insanlığı sınar; bunu yapıyorum evet ama kendi bedenimi, aklımı ve düşlerimi de Kapadokya’da sınıyorum. Bunu yapabildiğim tek yer orasıdır. Gürsel Korat, Cumhuriyet Gazetesi,  18 Nisan 2016.

NİĞDE

Küçük Paşa

Ebubekir Hazım Tepeyran, 1910

Nazikter, Selime’nin yüzüne bakıp latifeye delilet edecek bir eser göremeyince, evza-ı istiğrab ile Selime’yi kuşkulandırmayacak bütün malumatını anlamak için suallere devam etti:
-Pekala, peygamber kimdir?
-Allah’ın torunu.
-Babası kimdir?
-Adem babamız.
-Anası da Havva anamız olduğunu tabii bilirsin, sormaya hacet yok. Namaz nedir?
-Köyde erkeklerden bazıları boş kaldıkça kılar, dişi ehliler kılmaz; sevaplı bir iştir.
-Devlet nedir?
-(Bu kadar basit bir sual ile tahmik edildiğine canı sıkılmış gibi bir tavır ile) Bunu herkes bilir: Köylerden vergi asker alır; vakat (fakat) kendisi gelmez, kuduz gibi zabityeleri (zabtiyeleri) saldırır, zift gibi yapışan tasildarları (tahsildarları) yollar. İnkilap Yayınları, 2011, s. 36. 
Hakkında:  … Küçük Paşa, edebiyatımızda Karabibik’ten sonra köye yönelen ikinci eserdir. Orta Anadolu’nun -belki Niğde’nin- yoksul köylerinden birinin yaşama koşulları, bir ana ile oğulun başından geçenlerin çevresinde verilmiştir. (…) [G]erek çevrenin ve olayların anlatılışı, gerek kişilerin ruh hallerinin çözümlenmesi bakımlarından eserde, yer yer, gerçekten başarılı noktalar vardır. Fakat bütünüyle Karabibik’teki başarıya ulaşılabilmiş değildir. Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman, Kapı Yayınları, 2016, s. 311.

SAKARYA

Sarduvan

Faik Baysal, 1944

1994 Orhan Kemal Roman Ödülü

Sarduvan’ın gerçek adı Serdivan’dı. Ben daha çok Sarduvan’ı sevdim. Bana ötekinden daha sıcak, daha hoş, daha cana yakın geldi. Zamanın acımasız bir katil olduğunu söyleyenler haklıydı. İnsanların ağzında yuvarlana yuvarlana Sarduvan oluveren bu Serdivan’a ne demeli? Bütün gözyaşlarına karşın giderek ısınmaya başladığım bu köyün tüm varlığı tahta bir cami, iki kiremit ocağı, bir sinek ordusunun gece gündüz talim yaptığı pis bir kesimhane, birkaç ağanın topraklarıyla sımsıkı çevrili olan, azar azar yeşillenmeye ve ormanlaşmaya yüz tutan tepeler dizisi, bir de akşamdan akşama dev ağaçların dallarına tüneyen ve sabahı iple çeken aç gözlü kargalardı. Ben de bu kargalardan biriydim. Hepsini çok kıskanıyordum yine de. Onlar istedikleri yere uçup gider ve karınlarını kolayca, hiç çalışmadan doyururken ben daha dürüst yürümeyi bile beceremiyordum yeryüzünde. Ha, unutmadan söyleyeyim. Nedense bunu çok geç fark ettim. Taze ot ve camıs kokan o buruk hava bir daha burnumdan çıkmadı. Bu koku her yerdeydi. Suda, insanların elinde, yüzünde, içinde, kısır düşlerin sabun köpüğü gibi uçup söndüğü garibanların dünyasında yapış yapıştı. Dere boyunda tokaçla dövülen gelincik kırmızısı, kayısı sarısı, pişmiş ayva renginde, ısırgan yeşili mintanlardan acı ve yoksulluğun kirini çıkarmak kolay, güzün sarıcılığına sinen bu kokuyu söküp atmak olanaksızdı. Can Yayınları, 1993, s. 12.
Hakkında:  Türk (Anadolu) köylüsünün 20. yüzyıl içindeki yaşam (ölüm kalım) savaşımında bütün bir insanlık dramını başarıyla dilegetiren, bir toplumun en alt kesimi sayılan “ayaktakımı”nın ezik, acıklı dışlanış serüveninde bütün insan topluluklarının hala en büyük ayıbı “ayrımcılığın kıyımı”nı güzel Türkçesiyle eşsiz bir tablo inceliğiyle dokuyup çizen çok değerli yazarımız Faik Baysal’ı bir kez daha selamlıyorum. Onun ancak Kazancakis, Gorki, İstrati, Şolohov türünden büyük yazarlara özgü “Akdeniz havzası duyarlılığı” önünde saygıyla eğiliyorum. Tansu Bele, 7 Ekim 1993 Cumhuriyet Kitap Eki, s. 8.

SAMSUN

Savaş ve Açlar

Hasan İzzet Dinamo, 1968

Hemşire Hanım” dedi, “kocanız Temel Çavuş, Sarıkamış’ta soğuktan donarak öldüğünden şehit sayılmadı. Onun için şehit maaşı alamadınızsa da, oğlun Ali, kurşunla vurularak öldüğünden şehit sayılıyor. Hemen bugünlerde hükümete başvurarak bir lira tutarındaki şehit maaşı cüzdanını al.”
“Kumandan, Kumandan, altı boğazı bir lirayla mı doyuracağum?”
(…)
“Al bunları, çocukların karnı boş kalmasın. Tersliğe bak ki çocukların hepsi de küçük. Tabakhaneye köpek boku toplayamayacak kadar küçük. Yoksa rejiye gönderir, tütünde çalıştırır, olmazsa sırtına bir teneke bağlayıp eline bir maşa vererek köpek boku toplatırdın. Ne yazık ki senin yavrular, bunların hiçbirini yapamayacak kadar küçük.” Tekin Yayınevi, 2017, Sf.201
Hakkında: Ben çocukluğumdan beri savaş düşmanı ve barışseverim. Bunu bende büyütüp çiçeklendiren de Birinci Dünya Savaşı’nın içime yerleştirdiği karanlık ve korkunç savaş kompleksi olmuştur. Enver Paşa’nın Sarıkamış fatihi olmak isterken Allahüekber dağlarında karlı tipili bellerinden aşırıp öteye düşürmek istediği yüz bin talihsiz Türk ordusunun saflarında, babam Ahmet Çavuş’la ağabeyim Ali de vardı. Bu iki halk çocuğu da Allahüeker dağlarının o korkunç tipileri arasında seksen bini aşkın Türk çocuğuyla bozulup gitti. Henüz beş yaşında bir çocuk olan benim için savaşın anlamı işte buydu. Eve ekmek getiren babamla ağabeyimin bir daha dönmemek üzere alıp giden savaş yılları, bize bol bol açlık ve ölüm getirmişti. Kardeşlerim açlıktan kırıldılar. Annem kahrından ölüp gitti. (…) İşte Savaş ve Açlar romanı, Allahuekber dağlarının tipileri arasında boğulup giden iki Trabzonlu askerin Samsun’da açbiilaç bıraktığı kalabalık çoluk çocuğun korkunç öyküsüdür. Hasan İzzet Dinamo [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 202]

SİİRT

Sürgün

Behzat Ay, 1975

Kış bütün şiddetiyle başladı. Okulun sobası yok. Köylü yoksul. Toprağı, suyu olmayan bir köy. Bu köyün eski adı Kanikan. Kürtçe, köy burada, çeşme nerede demek. Adını değiştirmişler köyün, durumunu değiştirmemişler. Yine susuz. Komşunun sarnıcından geceleri su çalarak içecek suyumuzu sağlıyoruz. İnceleyin. Ve aynen yazın. Utanırsa ilgililer utansınlar. Milli Eğitim Müdürlüğü soba almıyor. Köylü okulla ilgilenmiyor. Köy bütçesinde okula bir şey ayrılmamış. Tuttuk kendi paramızla köy okuluna soba aldık. Sanki çok paramız varmış gibi. Üstelik hamallığını da yaptık. Suç mu?” (…) Harap olmuş bir okul. İki derslikli. Dersaneler kupkuru. Aylardan aralık. Öğretmenler aylıklarından kısıntı yaparak soba alıyorlar. Öğrencilerin çoğu kitapsız, deftersiz. Birkaç eski sıradan başka görünürlerde hiçbir araç gereç yok. Çocukların giysileri lime lime. Gözleri trahomdan kanlı. Öğretmenler sıkıntı içinde. Neyi, nasıl denetleyeceğim? Bir de soruşturma… Gülünç! Binlerce köyde okul yok, biliyoruz. Olanda ne oluyor sanki? Böyle okulculuk, eğitimcilik ne işe yarar? Eğitim Bakanlığı Barış Gönüllüleri (!)ne gösterdiği ilginin az kadarını da kendi ülkesinin öğretmenlerine gösterse, azımsanmayacak şevk, heyecan doğar. Ama nerdee!? Tekin Yayınevi, 1975, s.52.
Hakkında:  Behzat Ay, sürgünden sürgüne gezmiş bir aydın olarak, elbette, günün birinde bunların ürününü verecekti. İşte onun çoktan beri elimde bulunan Sürgün kitabını, daha doğrusu romanını okurken sürekli ayaklanış duygulariyle sarsıldım. Gerici, faşist düzenin, kaynak suları gibi tertemiz, idealist bir özle dopdolu, son kerte çalışkan bir ilk öğretim müfettişini güney doğu illerimizin kayalıklarında yaralı bir keklik gibi sektirerek dolaştırıp yıpratmasını ayaklanmadan okumak elde değil! Kara düzen, çok pahalıya mal olmuş en gerekli aydınları acımaksızın harcamak uğruna nasıl harıl harıl, koordine çalışıyor. (…) Ben de belki bu kara düzenin ilk kurbanlarından bir öğretmen olduğumdan olacak, Behzat Ay’ın yazdıkları içimdeki çok eski yaraları bir kez daha depreştirdi. (…) Belki hiçbir ulusun tarihinde, zamanımızda olduğu gibi, öğretmen, siyasal yöneticilerden böyle aşağılama, kıyım görmemiştir. Burjuvazinin temsilcileri, öyle çok mal mülk yağmasına koyulmuşlardır ki, işçi sınıfına bunun kırıntısı düşmesin diye onu aydınlatmağa, en insancıl hakkı olan okuyup yazmayı onlara öğretenlere düşman kesilmiş, on bin öğretmeni işçi olarak Almanya’ya kaçırtmış, bana bir sözcük öğretenin kulu kölesi olurum diyen kutsal deyişlerin üstüne yürümüştür. Hasan İzzet Dinamo, Cumhuriyet Gazetesi, 13 Ağustos 1976, s. 6.

SİVAS

Ateş ve Kuğu

Burhan Günel, 2004

2005 Yunus Nadi Roman Ödülü

Kalabalık, otelin bulunduğu Afyon Sokağı’nın başına kadar geldi, girmek istiyorlar. Kesinlikle o sokağı kapatın, kesinlikle! Ne yaparsanız yapın o sokağı kapalı tutun. Otolarla, minibüslerle barikat kuruldu. Kültür Merkezi’nin önünden çekilen kalabalık öteki gruplarla birleşmeye çalışıyor. Her yandan otele doğru taş yağdırıyorlar… Kuvvetin hemen yetişmesi gerekiyor, geç kalınmasın. Otelin önünde çok kalabalık var. Slogan atıyorlar. Sayın Valim, Madımak Oteli’nin önündeki kalabalık gittikçe artıyor; şu anda beş bin kişi dolayındalar… Otele beş metre kaldı. Kalabalığı kontrol edemiyoruz. Acele kuvvet gönderilsin… Saldırıyorlar, otoları yakıyorlar… Asker yetişmezse burası harap olur… Olaylar kontrolden çıktı. Müdahale edemiyoruz. Yangın otelin içine sıçradı. Madımak Oteli’nin içinde ve dışında yangın var… Kepenek Caddesi ile Hikmet Işık Caddesi’nde park etmiş otolar yakılıyor… Sesler kesiliyor, ışıklar sönüyor, karanlığın egemenliği başlıyor. Bozkır göğünde parlak yıldızlar. Yalımların kırmızı dili göğe yükseliyor, geceyi ısıtıyor. Sonunda çığlıklar da ıslıklar gibi kesiliyor. Ölüm sessizliği çıkıyor ortaya, yaşamı teslim alıyor. Alkım Yayınları, 2004, s. 293.
Hakkında:  Sivas olaylarında tarafım ben. Romanı, uzun bir şikâyet dilekçesine benzetirsek; yakınmacı durumundayım. Sıcağı sıcağına yazsaydım duygularımı bastıramayacaktım. ‘Taraf’ olduğum çok belirginleşecekti. Dolayısıyla, yazdığım metin büyük olasılıkla roman olamayacaktı. On yıl, olaya ve sonrasındaki olguya biraz daha serinkanlı yaklaşmamı sağlayabildi. Bunun dışında, her şey yerli yerinde duruyor. Yaşarken de yazarken de biliyordum bunun böyle olduğunu. Yazdıktan sonra yaşadığım süreçte, yangınının sürekliliğini iyice kavradım. Hem bireysel hem toplumsal yanıkların sızısını her an duyuyorum.” Burhan Günel, Varlık Dergisi Kitap Eki Eylül 2005, s.4.

TUNCELİ

Cemo

Kemal Bilbaşar, 1966

1967 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü

Yolda oynayanda kapar gelin ederler 9 yaşında kızı. Ak ne kara ne bilmezken kofiyi giydirirler başına. Avrat olur, ana olur, dahası erinin yedi sülalesine kul olur. Ekmekten çok dayak yer, kocası döver, kaynanası döver, görümü döver, kaynı döver. Koca evinde gelini dövmek helal. Tüm kabahatler gelinin Aş pişmeyende, iş bitmeyende suç kimin olursa olsun dayağı gelin yer. Çok döllemek, az döllemek kabahat. Urçan çıkmak büsbütün kabahat. Dölünü sevmek, okşamak kabahat. Ağzını açıp şu da şu demek kabahat. Kabahat olmayan yok geline. Canına tak diyenin baba evine kaçması da suç. Bu kez anası babası döver gelini, yüzgeri çevirirler. Koca evine dönende dayak daha bir helal olur. Dünyaya geldiğine pişman ederler gelini. Bu hakaretlere dayanan dayanır, 30’una varmaz koca avrat olur. Dayanamayan kendini ırmağa atar, kurtulur. Can Yayınları, 2016, s. 30.
Hakkında: Önce şunu belirtmeliyim; roman çapında beslenip gelişmiş bu serüven, Cano’nun, Cemo’nun, Memo’nun, Senem’in aşk ve dövüş yaşantılarıyla renkli bu Doğu Anadolu hikayesi: Konusuna denk düşen ilkel ve tatlı anlatımı, vazgeçilmez ağız taklitleri ve kelime tasarruflarıyla zengin bu gerçek masal dünyası, kahramanların görüş ve gösteriş öznelliğiyle kişisel bir tahkiye örneğidir. Ne yalnız bir hikaye, ne alışılmış bir roman… Belki bir halk hikeysi, bir destan tadında basitliğiyle büyük, yontulmamış dev bir anıt gibi güzelce, kaba, yepyeni ve benzersiz bir eser. Samih Emre [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 212]

ŞANLIURFA

Eşkıya Kuza

Osman Şahin, 2017

Aşiretçilikte, ağalarla marabalar “başlık parası” dedikleri için karılarını asla boşayamazlardı. Kadınlarla erkekler için boşanma, dul kalma geleneği yoktu. Kadın dayak yemiş, baskı ve zulüm görmüşse, evini terk etmek zorunda kalmışsa, baba ocağına dönmüş, sığınmışsa “Yaşlılar Heyeti” onları karşısına alırlar, sorgular, yargılardı.
Büyük aşiretlerin kendilerine özgü bir tür iç mahkemeleriydi onlar.
Yaşlılar Heyeti üç kişiden oluşurdu. Üçü de hacca gitmiş gelmiş yaşlılardan seçilirdi. Sakallarına kına gözlerine sürme çekerlerdi, yaz günü ayaklarına yumuşak deriden mestler geçirir giyerlerdi.
Yaşlılar Heyeti, sorguya çekecekleri erkekle kadını, eşit görmedikleri için onları karşılarına almaz, yan yana oturtmazdı. Erkek, dört adım önde, minder üstüne diz çökmüş olurdu. Kadın dört adım geride, hasırın üstüne oturur, yalnızca gözlerini açıkta bırakırdı.
Soruları ortadaki kına sakallı sorardı. Kına sakallı sorgularken kadın ağzını asla açamaz, konuşamazdı. Konuşması yasaktı. Kına sakallılara göre, kadın günah sebebiydi. Havva Ana gibi “elma şeytanı”ydı. (…) Kadının konuşması yasaktı. Konuşma yerine avuç içi büyüklüğünde yuvarlak bir dere taşı konulmuştu kadının elinin altına. Soru sorulunca kadın taşı eline alır, yanıt yerine “küt küt” vururdu yere. Kadının ne kadar şikayeti varsa taşı da o kadar yere vururdu. Taşın çıkardığı küt küt sesleri, konuşma yerine geçerdi. Can Yayınları, 2017, sf. 49.
Hakkında:  Osman Şahin’in “Eşkıya Kuza”sı şiddet, intikam, sevdiğini kaybetme ve doğuda kadın olma üzerine düşünmemizi sağlayan bir roman. Bir soru takılıyor akla: Kaç kişi öldürüldüğünde intikam alınır? Kaç kişinin ölmesiyle biter kan davası? Asuman Kafaoğlu Büke, Cumhuriyet Kitap Eki, 08 Haziran 2017, s. 6. 

UŞAK

Toz Duman İçinde

Talip Apaydın, 1974

Ayaklarının altını öpeyim beyim. Ben yoksul bir adamım. Elli şinik buğday yazmışlar. Nereden bulayım ben elli şinik buğdayı? Sakladın diyorlar, vallahi billlahi saklamadım. (…) Efendi tabanlarını öpeyim. Vallahi billahi saklamadım. Olup olacağı harmanda işte. İsterseniz hepsini alın. Başka yok diyorum, inan.
– Yıkın ulen, yıkın! Çıkarın çarıklarını! Dürzüler sizi! Oyun mu oynuyoruz burada ulen? Devlete borcunu vermeyen dürzünün kemiklerini kırarım ben. Vurun, gebertin!
Adamı yıktılar. Ayaklarını tüfeğe geçirip sopayla vurmaya başladılar. Zaptiyelerden birisi geride duruyordu. O pek karışmıyordu nedense. Ama öbürleri pek iştahlıydılar. Vurdukça adam sarsılıyor, tozun toprağın içinde debeleniyor, bar bar bağırıyordu.
İbrahim Bey dayanamadı.
Bırakın şunu Başefendi, dedi. Buğday saklayacak adam değil o. Beceremez. Zavallıın biri.
Zaptiye başı gülümsedi,
– Maksat köylüye gözdağı vermek ağa, dedi. Saklamak isteyen olursa ibret alsın. Literatür Yayınları, 2017, s. 97.
Hakkında:  Tarihi romanlarımız sıradan kahramanlık “menkıbeleri” olarak sunulduğu ve tarihsel romanların böyle olması gerektiği biçimindeki bir algı egemen olduğu için ne yazık ki yakın döneme, özellikle müthiş bir aydınlanma yaşadığımız 1940’lı yıllara kadar genellikle tarih bilincinden habersiz “romansılar” tarihten de soğutmuştu okurları. Talip Apaydın’ının “Toz Duman İçinde“, “Vatan Dediler” ve “Köylüler” adını taşıyan romanları sağlam tarih bilinci ve olanca gerçekliğiyle bugünleri anlamak için önemli bir fırsat… Öner Yağcı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki, 03 Kasım 2016, s. 14.

YOZGAT

Yılkı Atı

Abbas Sayar, 1970

1970 TRT Roman Başarı Ödülü

B ugün aklım Doru Kısrak’a takıldı. Çifte gittim geldim, onu düşündüm. Dışarıda kış geldim diyor. Ahırdaki saman belli. Ben, öküzlerin, tayın, kıratın yeygisini onunla paylaştıramam. Tayın arpasına ortak edemem. O, bu yıl başının çaresine bakacak. O, bu yıl “Yılkılık…”. Dağda ot kalmadı, çöp kalmadı. Köyün sığırı üç beş gün yaylıma ya çıkar ya çıkmaz. Nerde ise şimdi sığır döner. Harman yerinde yolunu kesersin, kısrağı çevirirsin. Burnunu dağa doğru dönderirsin, sürersin tepeye kadar. Varsın başının çaresine baksın. Bahara sağ salim elimize geçerse ne âlâ… Yook bir dereyi doldurursa, o da onun bileceği iş… E. Yayınları, 1971, s. 13.
Hakkında: Görünüşte etkili ve duygulu bir hayvan hikayesi; ama sadece o kadar değil. Bir toprağın kısmetini paylaşmakta aynı çaresizliklerde birleşen insanlarla hayvanların ortak kaderi. Yerel ağız özelliklerini koruyarak, duygularını ve davranışlarını ilettiği kişileri kendi koşulları içinde izleyerek yazılmış gerçekçi bir gözlem. Toplumsal dayanışmadan yoksun dar çevrenin insafsız yokluğu içinde yalnız kendi evini, yalnız kendi çiftini, yalnız kendi kurtuluşunu düşünen; hayallerinde bile aynı çıkarcı davranışla çevresini ezen karamsar bir bencillik. (…) Duygulu bir hayvan hikayesi değil, anlamlı bir köy gözlemidir eser. Saygı ve özen gösterilmesi gereken bir ilk eser. Rauf Mutluay [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 322]

ZONGULDAK

Yanartaş

Mehmet Seyda, 1970

1970 TRT Roman Başarı Ödülü

Ü çüncü vardiya işçileriydi bunlar. Lambahane önünde toplanmış, İbraham Efendi’yi beklerken ayak değiştiriyorlardı. Gelecek, sayacak. ‘Yürü koçum!’ diyecek. Kapalı, somurtuk bir kış gecesinin altında sokulmuşlardı birbirlerine. Kir, apış arası, koltuk altı teri, kömür tozu karışımı pis bir koku yayılmıştı havaya. Çok üşüyorlardı. Sırtlarında, omuz başları dirsekleri yırtık, rengi atmış birer gömlek. Başlarında biçimini yitirmiş yağlı birer kasket, ya da enseden düğümlü birer mendil. Şalvar potur pantolon karışımı bacaklarında. Çoğunda o bile yok. Ayak bileklerine varan kapkara donlarla fırlamış gelmişler. Çıplak ayakları ocağın sızıntı sularıyla şişik, mor, çatlak. Evrensel Basım Yayın, 2016, s. 88.
Hakkında: Romanda [Yanartaş] yalın olarak bir çok alıntıya, bir çok belgeye yer verdiğim için “belgesel roman” deyimini bilerek, ısrarla kullanıyorum. Meclis tutanaklarından, devlet büyüklerinin söylevlerinden, antlaşma metinlerinden… Aldığım belgelerin roman kişilerinin yaşantılarına yansıyan etkilerini kitabı okudukça göreceksiniz. Mehmet Seyda, Cumhuriyet Gazetesi, 13 Mayıs 1970, s. 6. 

AKSARAY

Bizim Köy

Mahmut Makal, 1950

B urası yedi yüze yakın nüfuslu bir köy. İlk olarak bu yıl okula kavuştu. Okul için yükseltilen dört duvarın öğretmen evi bölümünün üstü, Köy İhtiyar Kurulu, hükümet duyursa böyle örttürmez diyerek, kamış, hasır, ne bulduysa onunla, çabucak derme çatma kapatıverdi. Caminin bir bölümünün derslik olarak kullanılması, onları gayrete getirmişti.
Bu duvarlar 1945’te yapılmış, bu yıl da örtülmeseydi, yağmurdan çökecekti. Nitekim, daha 1936’da da bir okul için böyle dört duvar yapılmış, ama üstü bir türlü örtülemediğinden yıkılmaya yüz tutmuş, köylü taşlarını bölüşmüş.
Zaten kendileri de demiyorlar mı, “Efendi, bu yıl seni göndermeselerdi, bunu da yıkardık. Beş-on yıl daha rahat ederdik. Ama olmadı işte…” Literatür Yayınları, 2017. s.107.
Hakkında: Köy Enstitülü yazarların içinde ilkin edebiyat dünyasına düşüp tartışılanı, bir anlamda Köy Enstitülüler içinde ön alanı Mahmut Makal, salt acı gerçekleri gün ışığına süren bir yazar değildir. Onun cümleleri kısadır, süssüzdür. İçlerinde Şamanizmin izleri sezilir. Abartmasızdır. Olanı olduğu gibi, dolaysız söyler. Anlattığı yerlerin, koşulların, kişilerin diliyle yazar. (…) Hatta Makal’la Türk düzyazsının yönü, anlatım biçemi değişmiştir. Bu görüşümü sivri bulacaklara, hani Mahmut’tan önce Anadolu’ya değindiği, köyü anlattığı söylenen o Karabibik‘ten, Küçük Paşa‘dan, Yaban‘dan birer paragraf, bir de Mahmut’tan bir paragraf alıp karşılaştırmalarını öneririrm. O zaman, Köy Enstitülü yazarların, özellikle Mahmut Makal’ın Türk diline, anlatımına, düzyazısına neler getirdiğini göreceklerdir. Osman Bolulu, Cumhuriyet Kitap Eki, 16 Nisan 1998, s. 5.

BAYBURT

Komünist İmam

Hasan Kıyafet, 1969

Şu gördüğün dağlar her çileyi, her derdi çeker. Yalnız tek bir şeyi çekmez. Haktan, halktan, doğruluktan uzaklaşmayı! Kötü yola düşmeyi, ırza namusa dokunmayı. Halka zulme yöneldiğini sezdi mi, bitiktir işin. Yaşatmaz seni. Bu dağların gözle görülmeyen, elle tutulmayan bir adaleti, yasası vardır. Sessiz ve derinden işler. En ıssız da, en bilinmedik tek kişiliğe yaptığın kötülüğü, tüm insanlara yapılmış sayar. Kendine özgü kuralları çalıştırmaya başlar. Kötüyü umulmadık yerde, umulmadık biçimde tek bacağından başaşağı sallandırıverir.
Bu söylediklerime kulak verirsen, şu gördüğün ulu doruklar, bir ana içtenliğiyle bağıma basar seni. Bir baba olup kanatlarını gerer üstüne. Alıcı kuşlara kaptırmaz yavrusunu. Yakın örneği olaraktan al beni. Ben onları ana ata, onlar da beni öz oğul edindiler. Yıllardır koyun koyuna geçinip gidiyoruz işte… Ceylan Yayınları, 3013, s. 40.

BARTIN

Yeşil Gölge

Kemal Bilbaşar, 1970

1970 May Roman Ödülü

B … kasabası, … Çayı boyunda, birkaç yüz kilometrekarelik bir ova üzerinde kurulmuştur. Meşe, kestane ağaçlarıyla örtülü yüksek dağlar çevirmiştir bu ovayı. Yedi kilometrelik bir ırmak yolu Karadeniz’e, on beş kilometrelik bir şose, demiryoluna bağlar kasabayı. Öyleyken kasaba halkı kendi aleminde yaşar; daha doğrusu ırmakla, şoseyle dışarıdan gelen görenekler, modalar, kasaba sınırında reng boyanmadan içeri bırakılmadığı için kasaba böyle görünür. İstanbul’a yumurta, kereste gönderen tüccarların oradan getirttikleri Kurbağalıdere kayıkları, ırmak kıyısından kalafalnmadan, martukalarını boyadıkları şu bildiğimiz sülümen boyasıyla boyanmadan: “Miki”, “Albatros” gibi adlar silinerek onların yerine “Hüdaverdi”, “Denizkızı” gibi isimler yazılmadan bu kayıklara ırmakta dolaşma izni verilmez. Akşamları sandal teferrücü yapan kadınlar, İstanbul modasına uygun elbiseler giyerler ama, üzerilerinden ipek Laz çarşaflarını çıkarmazlar. Onları, buralı olmanın bir alametifarikası gibi sırtlarında taşırlar. Can Yayınları, 2015, s. 9.
Hakkında: Yeşil Gölge, Cumhuriyet dönemi toplum yaşantımızın 1946’larda Karadeniz bölgesinden alınmış bir kesintidir. Roman bir yandan halkçı geçinen, yozmuş bir iktidarın küçük-kasaba temsilcilerini, onların kurdukları soygun düzeninini, kirli işlerini, gaddarca tertiplerini, işbaşında kalmak için cinayetten bile çekinmediklerini ortaya koymakta; öte yandan Atatürk devrinde sinmiş, gizlenmiş gerici güçlerin -ağaların, eşrafın ve şeriat takımının- yeni kurulan partiyi iktidara getirmek için nasıl el ele verdiklerini, nasıl hazırlandıklarını (…) anlatmaktadır. Yeşil Gölge, (…) 1945’te Kadırga adıyla oyun olarak yazıldı, CHP’nin oyun yarışmasına katıldı. Jüri, Kadırga’yı ikinci ödüle layık gördü. Ne var ki parti sorumluları, toplumcu yazarlığımı muhaliflikle yorumlayarak bu ödülü iptal ettiler. Kemal Bilbaşar, Cumhuriyet Gazetesi, 21 Ocak.1995, s.15.

ARDAHAN

Kanlıderenin Kurtları

Dursun Akçam, 1975

1976 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü

Y ıkılasın seni Çeşmir! Kuraklık, kıtlık, zulum yazgımız oldu. Aha bir orman mı var, iki yakası bir araya gelen mi var sende Çeşmir! Gene tütünümüz başımızdan çıkar! Tütünün başından çıksın Bekir Bey! Çayırımızı aldın, suyunu pençeledin… (…)
“Viran olasın Çeşmir, nice zulumlar başımızda!”
Çeşmir, Anadolu’nun kuzeydoğu ucunda. Orada başı göğe değen dağlar var, her daim dumanlı dağlar. Kış gelende bel verir, yol vermez dağlar, bulutlarla oynaşan, fırtınalarla söyleşen…
Bu dağların derinlerinde bir nokta, kışın aklığında, yazın yeşilinde kara bir lekedir Çeşmir köyü. Sınırları dardır. Bir yanında Evliyatepesi, öbür yanında Boncuksırtı. Sakora tepesi daha uzakçadır. Ötelerden Emirdağ’ın başı görünür. Evliyatepesi’nde, Evliya Hazretleri, Çeşmir köyünü korur. Karakolun yolu Boncuksırtı’ndan aşar. Emirdağ’ın başından yağmur gözlenir. Eteklerinde Bekir Bey’in sürüleri… Arkadaş Yayınları, 2013, s. 5.
Hakkında: Dursun Akçam, Kanlıdere’nin Kurtları adlı romanında gördüğü, yaşadığı gerçekleri, yakından tanıdığı insanları, bu insanların çilelerini anlatıyor. Belli, söylemek istedik­leri yıllar yılı birikmiş Dursun Akçam’da; bunun için roman yapısı, anlattıklarının bu yapı için gerekli olup olma­dığı pek ilgilendirmiyor onu, söyleyeceğini söylüyor. Söy­ledikleri alabildiğine acı, alabildiğine kahredici; insanı et­kilemesi için ayrıca bir romancı ustalığı gerektirmeyen acılıkta, kahredicilikte gerçekler. Dili temiz. Anlatışı sü­rükleyici. Fethi Naci, 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Gelişme, Gerçek Yayınevi, 1990, s. 284. 

IĞDIR

Ağrı Dağı Efsanesi

Yaşar Kemal, 1970

A ğrının tam tepesinde bir ateş harmanı vardır. Doruğun tam ortasında bir kuyu dünyanın ortasına iner. İlk ateş bu kuyudan alınmıştır. İnsanoğlunun gördüğü ilk ateş Ağrıdağının yüreğindeki ateştir. İnsanlar bu ateşi almak istemişler, almışlar da… Ateşi kaçıranlardan bir tanesi dağın gafletinden faydalanmış, ateş gölünden bir tutam ateş koparmış, başlamış dağdan aşağı koşmağa, ta aşağılara inmiş. Tam bu sırada Ağrı uyanmış, bakmış ki ateşi koparan başını almış gidiyor. Hemen eli ateşli adamı orada, olduğu yerde yakalamış, durdurmuş. Adamı da elindeki ateşi de o anda, orada dondurmuş.
Ağrıdağının yamaçları böyle taş olmuş adamlarla dolu. Ağrı, doruğuna çıkanı, orayı göreni, ateşini çalsın çalmasın, hiçbir zaman bağışlamamıştır. Yapı Kredi Yayınları, 2014, s. 100.
Hakkında: Dağlar insanoğlunun en çok uğraştığı tabiat parçalarıdır. Büyük aşklar dağlarda geçmiştir. Sonra dağ insanı öbürlerinden çok başkaldırmayı, kafa tutmayı bilir. Özgürlükleri için en çok başkaldıran dağ insanlarıdır. İşte Ağrıdağında geçen bu kadim aşk efsanesinde halkı yüzyıllardan beri -hep kullanırım bu deyimi- üstünden binlerce yıl su geçmiş çakıl taşları gibi güzelleştirmiştir bu efsaneyi. (…) Benim yarı efsane, yarı gerçeği anlatma yolunda bir tutkum var. Ağrı Dağı Efsanesinde bunu daha çok yoğunlaştırdım. Ben iki büyük gücün sonsuz yaratıcılığına inanıyorum. Biri doğa, biri halk. Gücüm yettiğince bu romanda, bu iki büyük gücü bir araya getirdim. Yaşar Kemal [aktaran: C. Çetin, İnce Memed’in yazarı ünlü romancı Yaşar Kemal ilk aşk romanını yazdı, Hürriyet, 1970)

OSMANİYE

İnce Memed

Yaşar Kemal, 1955

T oros dağlarının etekleri ta Akdenizden başlar. Kıyıları döven ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdenizin üstünde daima, top top ak bulutlar salınır. Kıyılar dümdüz, cilalanmış gibi düz killi topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar saatlarca içe kadar deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz, killi, sürülmüş topraklardan sonra Çukurovanın bükleri başlar. Örülmüşçesine sık çalılar, kamışlar, böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yeşil, ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha yabani, daha karanlık!
Biraz daha içeri, bir taraftan Anavarzaya, bir taraftan Osmaniyeyi geçip İslahiyeye gidilecek olursa geniş bataklıklara varılır. Bataklıklar yaz aylarında fıkır fıkır kaynar. Kirli, pistir. Kokudan yanına yaklaşılmaz. Çürümüş saz, çürümüş ot, ağaç, kamış, çürümüş toprak kokar. Kışınsa duru, pırıl pırıl, taşkın bir sudur. Yazın otlardan, sazlardan suyun yüzü gözükmez. Kışınsa çarşaf gibi açılır. Bataklıklar geçildikten sonra, tekrar sürülmüş tarlalara gelinir. Toprak yağlı, ışıl ışıldır. Bire kırk, bire elli vermeye hazırlanmıştır. Sıcacık, yumuşaktır.
Üstleri ağır kokulu mersin ağaçlarıyla kaplı tepeler geçildikten sonradır ki, kayalar birdenbire başlar. İnsan birden ürker. Kayalarla birlikte çam ağaçları da başlar. Çamların birer billur pırıltısındaki sakızları buralarda toprağa sızar. İlk çamlar geçildikten sonra, gene düzlüklere varılır. Bu düzlükler boz topraktır. Verimsiz, kıraç… Buralardan Torosun karlı dorukları yanındaymış, elini uzatsan tutacakmışsın gibi gözükür. Yapı Kredi Yayınları, 2016, s. 9.
Hakkında: Bir kez verilmiş olan Varlık Roman Armağanı’nı kazanan İnce Memed, dünya dillerine en çok çevrilen, Türkçe’de en çok basılıp satılan eserlerin başında gelir. İnce Memed, hem haksızlıklara baş kaldıran, hem kişisel direnişiyle öce adanan, hem toplum düzensizliklerine çare bulan yiğitliğiyle halkımızın büyük özlemine cevap veren yiğit bir eşkiyadır. Şiirsel ve coşkulu bir anlatımın tadıyla iletilen romanda onun kişiliği, bir amaca bağlanmış insan iradesinin sonsuz dayanışıyla sürer. Kitap sonunda ortadan kaybolan kimliği, yazarına ikinci bir cilt yazdıracak kadar güçlüdür. Rauf Mutluay, 50 Yılın Türk Edebiyatı, İş Bankası Kültür Yayınları, s. 608.

DÜZCE

Karadeniz’in Kıyıcığında

Rıfat Ilgaz, 1969

Y alı kahvelerinde ne kadar solozcu, pişpirikçi, tavlacı varsa dökülmüşlerdi deniz kıyısına. Çocukların bile kabacaları inmişti mahalleden. Temel Reis’in Semender’i yüzdürülüyordu.
Kaç gündür sürüp giden karayel, sabaha doğru maynalamıştı. Kıyıya güçlüle varabilen ölü dalgalar kalmıştı. Gündoğusu-poyraz arası bir rüzgar esiyordu Ereğli üzerinden.
Semender’in karnını iki yandan saran, kalın gedebot, dört kollu ırgata dolanmıştı. Irgatın dibinde oturan yaşlı bir gemici, motor felekleri üzerinden kaydıkça halatı kalma ediyordu. On ton iç fındık vardı Semender’de. Halat elinden bir kurtuldu mu ne motorun hayrı kalırdı, ne fındık çuvallarının… Temel Reis’in bir gözü motorda, bir gözü ırgattaydı. Biraz yana yattı mı motor, iki kolunu kaldırıyordu:
“Hooop!”
(…) Recep, makinesinin kolunu bırakmış, hemen önündeki pencereden Semender’in yüzdürülmesini izliyordu. (…)
“Heey, bırak dalgayı da işine bak! Motor, daha on ton fındık alacak!” (…)
“Bir de bakıyor hayın hayın!” dedi. “Sen dalga geçersen kim kıracak fındıkları!”
“Kırılmışı var!” dedi. “Kızları boş mu bırakıyorum ben!”
“Sen karışma kızlara… Boş oturur, dolu oturur. Sen kendi işine bak! Haydi tükür avuçlarına!”
Gerçekten de tükürdü avuçlarına, karşısındakinin yüzüne tükürür gibi. Yapıştı makinenin koluna, haznedeki fındık bitene kadar bir daha bırakmadı bu kolu. Çınar Yayınları, 2017, s.130
Hakkında: Yılın en güzel romanlarından biri. Başlangıcına aldırmayın. Akçakoca kasabasının dilim dilim tanıtımıyla gireceğiniz kitapta belki çok sürükleyici bir tempo göremeyip sabırsızlanacaksınız. (…) Ne var ki abartılmamış ölçülerde, bir kasaba hayatının eksenlerini yansıtarak; hem batmayan bir gerçekçilik yöntemi, hem de umutsuzluğa düşürmeyen insan güveniyle. (…) Rıfat Ilgaz yaptığı işin bilincinde ve bütün hikayelerin düşebileceği romantik iyimserliklerden tam ölçüsünde uzakta. Rauf Mutluay, [aktaran: Asım Bezirci, Seçme Romanlar, Evrensel Basım Yayın, 2015, s. 217.